“BAKÜ’DE SON OSMANLI – NURU PAŞA” (Tarihi roman)
Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
19. Bölüm

BÖLÜM 19: BERLİN’DE BİR YETİM AİLE

8 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Mart 1949, Killigil Köşkü – Beşiktaş
İstanbul’un hırçın mart sabahı Beşiktaş’taki köşkte sessiz bir teyakkuz hali hâkimdi. Nuru Paşa, çalışma odasının balkonuna çıkmış, rüzgârın ceketini savuruşuna aldırış etmeden karşı kıyıdaki Üsküdar’a bakıyordu. Zihninde, bir önceki gece atölyesinde yarım bıraktığı Pamir Dağları’nın beyaz zirveleri ve o karların altında yatan ağabeyi Enver’in hayali dönüp duruyordu.
İçeride, masanın başında her zamanki vakur duruşuyla Hatice Şenoğlu bekliyordu. Not defterinin sayfaları, Paşa’nın anlattığı acı hatıraların ağırlığıyla dolmuştu. Kapının hemen dışında, bir elinde gazete diğer eli ceketinin iç cebindeki Killigil tapançasının üzerinde olan İsmail Saylav, koridoru bir kale muhafızı gibi tutuyordu. İsmail, artık sadece fabrikanın bir ustabaşısı değil, Gizli Türk Teşkilatı’nın bu köşkteki gözüydü. Vladimir Tarasov’un ağının köşke kadar sızdığını, Pera’daki karanlık mahfillerde Paşa’nın idam fermanının yeniden yazıldığını biliyordu.
Paşa, içeri girdi ve Hatice’ye dönerek, "Yaz kızım," dedi. Sesi, Berlin’in o soğuk ve yabancı sokaklarından geliyormuş gibi mesafeli ama bir o kadar da şefkatliydi. "Bazen vatanı savunmak, sınır boylarında kılıç sallamak değil, yetim kalan bir hanedanın haysiyetini korumaktır. Şimdi sana, 1922’nin o kederli kışını, Berlin’deki o küçük ama mağrur yetim yuvamızı anlatacağım."
--------------------------------------------------------------------------------

Kasım 1922 – Berlin, Almanya
Berlin, Cihan Harbi’nin ardından yaralı bir dev gibiydi. Enflasyonun ve siyasi kaosun pençesindeki bu şehirde, Nuri Bey için hayat, ağabeyi Enver Paşa’nın Pamir Dağları’ndaki şehadet haberinden sonra tamamen değişmişti. Artık sadece bir subay değil, sönmüş bir ocağın koruyucusu, üç yetimin babasıydı.
Nuri Bey, Berlin’deki mütevazı bir apartman dairesine adım attığında, karşısında ağabeyinin emaneti Naciye Sultan’ı buldu. Osmanlı’nın o vakur sultanı, eşinin ölüm haberiyle sarsılmıştı ama çocukları Mahpeyker, Türkan ve Ali Enver için dimdik durmaya çalışıyordu. Nuri, çocukları gördüğünde boğazında bir düğüm hissetti. Ali Enver, babasına o kadar çok benziyordu ki; gözlerindeki o hırslı pırıltı, Enver’in ruhunun bu çocukta yaşadığının kanıtıydı.
"Sultanım," dedi Nuri Bey, Naciye Sultan’ın elini öperken. "Ben yaşadıkça, ağabeyimin evlatları ne gurbetin soğuğunu hissedecek ne de bir haine boyun eğecek. Artık benim hem anam hem babam sensin hem de bu yavrular..."
Nuri Bey, cebindeki son parasını evin ihtiyaçları için harcıyor, gerekirse kendi sağlığından feragat ediyordu. Berlin sokaklarında bir yandan akciğerlerindeki rahatsızlıkla boğuşuyor, diğer yandan resim yaparak ve antikacılarla iş tutarak bu yetim aileyi geçindirmeye çalışıyordu.
O günlerde Berlin’e gizlice gelen bir diğer isim ise Mehmed Emin Resulzade idi. Resulzade, Azerbaycan’ın işgalinden sonra Avrupa’daki muhacir hareketini örgütlemek için oradaydı. Nuri Bey ile gizli bir pastanede buluştuklarında, masanın üzerine GTT’nin o gümüş mührünü bıraktı.
"Paşam," dedi Resulzade fısıltıyla. "Enver gitti, ama onun 'Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez!' yemini bizim omuzlarımızda. Teşkilat, Naciye Sultan ve çocukları için her türlü desteği sağlayacak. Sen yalnız değilsin."
Nuri Paşa o an anladı ki; Atatürk’ün Anadolu’da başlattığı Millî Mücadele, Resulzade’nin hürriyet davası ve abisi Murat Şenoğlu’nun Bakü’deki şehadeti, aslında aynı büyük stratejinin, o gizli teşkilatın parçalarıydı. Murat, ölmeden önce Hatice’yi Paşa’ya emanet ederken aslında bu zincirin bir halkasını daha sağlamlaştırmıştı.
Ancak düşman Berlin’de de peşlerindeydi. Bir pazar günü, ailece bir gezintiye çıkmaya hazırlanırken, kapının önünde siyah bir Mercedes bekliyordu. Vladimir Tarasov’un görevlendirdiği iki Ermeni komitacı, Nuri Bey’in evden çıkmasını bekliyordu. Ancak o sabah, Nuri Bey’in bindiği otomobilin şoförü, görünmez bir elin —GTT muhafızlarının— uyarısıyla arabada bir "arıza" olduğunu söyleyip gelmedi. Nuri Bey evden çıkamadı.
Karanlıkta bekleyen suikastçılar sinirlenip harekete geçecekken, Berlin polisinin içinde teşkilata çalışan bir gizli ajan, suikastçıların yanına yaklaşıp "Bu sokakta park etmek yasak," diyerek onları uzaklaştırdı. Nuri Paşa, o gün mutlak bir ölümden, yine bir "tesadüf" perdesi arkasında kurtulmuştu.
--------------------------------------------------------------------------------

Mart 1949, Beşiktaş – Çalışma Odası
Nuru Paşa anlatmayı bıraktığında, Hatice’nin gözlerinden dökülen yaşlar not kağıtlarını ıslatmıştı. Hatice, abisi Murat’ın Paşa’nın yanındaki o gölge sadıklığını şimdi daha iyi anlıyordu. "Paşam," dedi Hatice hıçkırarak. "Siz sadece bir orduyu değil, bir ailenin ve bir milletin geleceğini sırtınızda taşımışsınız."
Paşa, Hatice’ye baktı; o sırada genç kızın arkasında Murat’ın siluetini görür gibi oldu. "Murat, sen daha üç yaşındayken senin saçlarını örerdi Hatice," dedi hüzünle. "O zamanlar on beş yaşındaydı ama koca bir adamın yüreğine sahipti. O, senin bugün bu tarihin şahidi olman için Bakü’de kanını döktü."
O sırada İsmail Saylav, kapıyı hafifçe tıkatarak içeri girdi. Gözleri Hatice’nin ağlamaktan kızarmış gözlerine takıldı. Kalbi bir top mermisi gibi sarsıldı; Hatice’ye yaklaşıp "Ağlama" demek, onu kollarına alıp teselli etmek istedi ama Paşa’nın heybetli gölgesinde sadece başını eğebildi.
"Paşam," dedi İsmail, sesi her zamankinden daha kararlıydı. "Teşkilat haber gönderdi. Vladimir Tarasov, Pera’daki ininde 'Oğuz'un peşine düşmüş. Rus istihbaratı artık fabrikayı değil, doğrudan ruhumuzu hedef alıyor. Tedbirleri artırmalıyız."
Nuru Paşa, İsmail’e derin bir nazar attı. "Vladimir sonunda mühürlerimizi mi fark etti İsmail?"
İsmail hafifçe başını salladı. "Öğrendi Paşam. Ama öğrendikleri onun mezar toprağı olacak."
Pera’daki malikânesinde, ciğerlerinden gelen kanlı bir öksürükle sarsılan Vladimir Tarasov, masanın üzerindeki GTT şemasını inceliyordu. Yanındaki Arayik Aratunyan’a baktı; gözleri nefretle parlıyordu.
"Buldum Arayik..." dedi Vladimir, sesi bir can çekişme hırıltısı gibiydi. "İsmail Saylav... O çocuk sıradan bir işçi değil, teşkilatın 'Mühürdar'ı. Ve Nuri... Nuri'nin fabrikası aslında bu teşkilatın kalbiymiş. Eğer o kalbi durduramazsak, Rusya bu topraklarda asla nefes alamayacak. Yarın fabrikada büyük bir fırtına kopacak."
Vladimir, elindeki son istihbarat raporunu Moskova’ya göndermek üzereyken, masasının üzerinde duran gümüş bir hançerin üzerine bir gölge düştü. "Oğuz" ismi, Vladimir'in kabuslarına girmeye başlamıştı.
Nuru Paşa, Beşiktaş’ın akşam serinliğinde paltosunu giydi ve İsmail’e işaret etti. "Hadi İsmail... Demir soğumasın. Yarın fabrikada Suriye’den gelecek olan o mühimmat sevkiyatını bizzat denetleyeceğim. Yaz kızım..."
"Bölüm 20: Tuvaldeki Yalnızlık ve Gizli Mühür... Şimdi sana Berlin sokaklarında bir ressam gibi gezerken, kalbimdeki o gizli ordunun sesini nasıl duyduğumu yaz."
Köşkten çıkan otomobil, Beşiktaş’ın dar sokaklarından Sütlüce’ye doğru süzülürken; arkalarında Vladimir’in gölgeleri, önlerinde ise tarihin ve GTT’nin sarsılmaz iradesi vardı.
BÖLÜMÜN SONU…


Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar