Atölye, günlerdir temizlenmemiş izlenimi veriyordu. Her hareketinde kalın bir is tabakası havalanıyor, zemin gri ve siyah tonlarında kirli bir halıyı andırıyordu. Kasvetli tozları küreğe toplayarak çöpe taşıdı. Etraf darmadağındı. Sandıklar indirilmiş, kutular boşaltılmış, raflar karışmış, tezgãh; altlı üstlü metal parçalarla dolmuştu. Yerde yılan gibi kıvrılarak salınan zinciri gördü. Eğilip aldı. Tenini ürperten halkaları parmaklarının arasından kaydırarak ilerlemeye başladı. Zincirin diğer ucu Nizam'ın elindeydi. Avucunda öyle bir sıkmıştı ki Rehberi Hanım'ın gücü, açmaya yetmedi. Nemli gözlerle ocağa baktı... Ateş sönmüştü.
Şişkin karın ağırlığını yana doğru veren kadın, başını iki yana sallayarak ağıtlar yakıyordu. Yemek dağıtımı başladığı sırada, adeta canı çekilmiş annenin parmakları arasından yeleği usulca alıp yastığın arkasına koydu. Ağlamaklı ses tonunu sürdürerek matemden kıpkırmızı olmuş bir çift göze bakarak sordu: "Bebeğin eşyalarını kime vereceksiniz?"
Göz kenarlarındaki derin kıvrımlar, kimi zaman kurumuş kimi zaman taşmış bir nehir yatağını anımsatıyordu. Dudak köşelerinde yılların tükettiği tebessüm, yerini sarsılmaz bir hüzne bırakmıştı
Eski bir mabet kapısının paslı tokmağıydı sanki elleri. Soğuktu, ıslaktı, pürüzlüydü, kirliydi ama sapasağlamdı. Sığınılası bir korunak, emeğin, fedakârlığın, güven ve huzurun sessiz taşıyıcılarıydı.
Bir zamanlar en uzak mesafeden dart tahtasının kalbini vuran o keskin bakışlar, şimdi burnunun ucundaki iğne deliğini ıskalıyordu ya en çok da bu dokunuyordu ona.