– ... dışarıda yağmurun altında kaderi kesilmek olan bir inek otlarken rahatça şöminenin yanında uzanan köpeğime baktim. Neden birini sevip diğerini yediğimi merak ettim(¿). Bu iki türe farklı muameleyi açıklayan herhangi bir etik etmen bulamadim ve mantıken hayvanları yemeyi bırakmam gerektiğine karar verdim.
“Mağdurların örgütlü ve bilinçli katılımı olmadan başaran ilk sosyal adalet hareketi olmaya çalışıyoruz” ... sistemi değiştirmek için çok fazla desteğe ihtiyaç var ve bu destek George Orwell'in Hayvan Çiftliği adlı kitabında ya da Tavuklar Firarda animasyon filminde ayaklanan hayvanlar gibi asla ayaklanmayacak hayvanlardan gelmeyecek.
“... düşler yaşama giden yolu döşer ve siz onların dilini anlamadan o sizi belirler. düş yalnızca çocuksu isteklerin doyurulması değildir, aynı zamanda geleceği simgeler. düş, anlaşılması gereken bir simge yoluyla yanıtı verir.”
... işte Tanri'nin çift anlamlılığı; karanlık bir çift anlamlılıktan doğmuş ve parlak bir çift anlamlılığa yükseliyor. Açık anlamlılık basitliktir ve ölüme yol açar. Oysa çift anlamlılık yaşamın yoludur. Sol ayak hareket etmezse sağ ayak hareket eder ve böylece hareket edersin. Tanrı bunu ister.
Tanrı yaşlanırsa gölge olur, anlamsızlaşır ve batar. En büyük doğru en büyük yalan olur, en parlak gün en karanlık geceye dönüşür. Nasıl ki günün geceye, gecenin de güne gereksinimi varsa anlam saçmalığı ve saçmalık anlamı gereksinir. Gün kendisinden var olamaz, gece de kendisinden var olamaz.
Yazgı ne zor! Ruhuna doğru bir adım atarsan, önce anlamdan yoksun kalacaksın. Anlamsızlığa, sonsuz düzensizliğe gömüldüğüne inanacaksin. Haklı da olacaksın! Hiçbir şey seni düzensizlikten ve anlamsızlıktan kurtarmayacak çünkü bu dünyanın diğer yarısı.
Hayvanlar tam olarak özgür olmayabilir ancak bu muhakkak zarar gördükleri anlamına da gelmez (“Kullanımların” tümü “istismar derecesinde kullanım” değildir). Öte yandan, hayvanların doğada özgürce yaşaması da zaman zaman çok acı çekmelerine yol açabilir. ... yani vegan bir dünya, hayvanların insanlar tarafından sebepsiz yere acı çektirilmediği ya da öldürülmediği, insanlar ve hayvanlar arasindaki bazı ortak ve yararlı ilişkiler sürdürülse de hayvan kullanımının neredeyse tümüne son verildiği bir dünyadir.
Bilinçdışı fantezide benlik, Goethe ile Faust ya da Zerdüşt ile Nietzsche ilişkisinde olduğu gibi genellikle üst ya da ideal kişilik olarak ortaya çıkar.
Atatürk, din işlerini dünya işlerinden ayırdı. Fakat dinin, cemiyetin en derin köklerine kadar işleyen bir gerçek olduğunu bildiğinden, Diyanet İşleri Reisliği'ni devlet kadrosunda tuttu.
yunan keşkecisi🫶🏻 patlamış mısır yanılıyormuş bak.
Sizin inkılabınız dine karşı bir hareket değildir. Ne camileri kapadınız ne Kur'an'a dokundunuz ne de din kitaplarını yasak ettiniz. Memlekette binlerce cami var. Yüz binlerce insan bu camilere gitmektedir. Her caminin müezzini var, imamı var, hatibi var. Mektep görmedikleri için çoğu cahildir. Taassupları kendi kabahatleri değildir.
"Angı, anlak, bilinç, dizge" Türkçemizin kaidelerine uyularak yapılmış kelimelerdir. Bir Türk "hatıra" yerine "angı" kelimesini kullanırsa, ona kelime uyduruyorsun, diyemeyiz. "hatıra" gibi konuşma diline yerleşen bir kelimeyi değiştirmek için böyle bir zorlamaya ne lüzum var, sen istersen yazılarında kullan, kitaba geçip geçmemesini zamana bırak, deriz.
Pakistan'da, Endonezya'da, daha birçok Müslüman yurtlarında hangi kadın insanlık haklarına kavuşmuş ise, bunu Türk inkılapçılarına ve onların başı Atatürk'e borçlu olduğunu biliyor.
İzmir'e girdiği gün, dosdoğru Kramer Palas Oteli'ne gitmişti. Üstü başı henüz sefer tozu içinde idi. Önce kendisini tanımayan ve kılığının sadeliğine bakarak yer vermemek çaresini düşünen garsonlar, salon dolusu yabancı kalabalığı arasından birinin: - Mustafa Kemal, Mustafa Kemal... diye haykırması üzerine birbirlerini çiğneyerek bir masa hazırlamışlardı. Geçti, masanın başına oturdu: - Bize rakı getiriniz, dedi. Getirdiler. Garsona sordu: - Kral Konstantin hiç buraya gelip de rakı içti mi? - Hayır, efendim... - Bakın mendebura... Öyle ise ne diye İzmir'i almaya kalkmış?
İstanbul'u alan Fatih Mehmed'in, Boğaz'ı, Adalar'ı ve Haliç'i gören balkona kurularak içtiği günlere ait meze listesini gördünüz mü? Topkapı Sarayı'na gidince bir sorunuz.
Mustafa Kemal, rahatsız edici bir şeydir. Boğuşmak lazımdır. Tehlikelerle sarılmaya göğüs germek lazımdır. Uğultulu ve esrarlı karanlıkların ötesindeki şafakları aramak için, yarlardan yamaçlardan, kayalardan ve uçurumlardan sıçramak, aşmak lazımdır.
Cumhuriyetin ilk yıl dönümlerinde Gazi Mustafa Kemal'in frakla Meclis'ten girdiğini görür gibi oluyorum. Meclis'in karşısında bir halk kalabalığı var. Bildikleri resmi esvap, Osmanlı valilerinin ve yüksek memurlarının sırtındaki sırmalı istanbulin⁸ veya redingottan ibaret. Biri yanındakine sorar: -Gazi Paşa acaba neden esvabının eteklerini kestirmiş? Daha akıllı biri cevap verir: -Onu bilmeyecek ne var? Etek öpmeyi kaldırmak için.
⁸... içinde kolalı yakalığı bulunan dik ve düz yakalı, göğsü kapali, boyu redingot gibi diz kapağına kadar inen, yaka altından bele kadar tek sıralı beş-altı düğme ile iliklenerek kapanan bir ceket.
Başta hanedan ve saltanatçılar olmak üzere Tanzimat muvazaacıları, bütün irtica, yeni devletin Anadolu'da Türkleşmesini cemaat menfaatlerine uygun görmeyenler, sebepli veya sebepsiz Türk'ten başka bir ırktan gelmiş olmak kompleksi içinde kıvrananlar, nihayet menfaatleri eski devlet ve müesseseler nizamına bağlı olanlar, padişahlığın kalkmasını da başkentin değişmesini de derin bir kaygı ve hınç ile karşıladılar. O vakitler, başlarına Mustafa Kemal belasını getiren zafere sövenlerin Ankara'da bile eksik olmadığını hala hatırlıyoruz. Ellerinden gelse bu zaferi Amerikan mandası ile hemen değiştirmeye hazır olanlar da çoktu.
Ne işe yarar bu millet, Avrupa görmüş efendisine makamlar ve şatafatlar vermekten başka? Diplomalısını omuzları üstünde taşımaktan başka? Onun için ikide bir tepelerine bir zorlunun diktası iner. O vakit de kahramanlarım, sükuttan daha fazla susarlar. Yeni ışığın pervaneleri kesilirler. Millet mi? Onu yalnız hürriyette ve oy dolandırıcılığı devri geldiğinde hatırlarına getirirler.
“Canımın yandığı şu idi: Bu zâtlar arasında hesaba, imtihana çekilmesi gerekenler vardı. Fakat, hesap soran millet değildi. Bilakis milleti daha ağır bir felâkete sürükleyen insanlardı.”
–... icabeden şeyleri Talat ve Enver Paşalar hazaratiyle görüştüm! Bunu söyleyen zat, daha birkaç ay evvel veliahdlığında Talat ve Enver Paşalardan müteneffir olduğunu (nefret duyduğunu) anlatan ve bu adamların memleketi mahvolmaktan başka bir neticeye iysal etmesi mümkün olmayan teşebbüslerini tenkit eden Vahdettin idi: Şimdi Padişah ve Halife Vahdettin, bu zevatla görüşmüş,memleketin selameti için icabeden tedbirleri almış bulunuyor, Vahdettin demek istiyordu ki: –Siz vazife ve salahiyetiniz fevkinde benimle laubalilik mi etmek istiyorsunuz? Bu maksadı anladıktan sonra Vahdettin karşısında benim vicdani vazifem nihayet bulmuştu. Ayağa kalktım. Müsaade talep ettim. Gözlerini kapadı ve hiçbir kelime telaffuz etmeksizin elini uzattı. Salondan çıktığım vakit Naci Paşa gözlerimdeki teessürü okumuş gibi göründü. Kelime teati etmeden, uzaklaştım. Perapalas'taki daireme geldim ve düşünmeye başladım. Hacı zannettiğimiz zatın ziri begalde (koltuğunun altında) haçı çıkmıştı.
Ben ilk noktai nazarımda musir (ısrarcı) görünen bir adam tavrıyla belki de mukaddemesiz aynı vadide konuşmaya başladım. Vahdettin seri bir intikal ile bana cevap verdi. –Paşa, ben her şeyden evvel İstanbul halkını doyurmak mecburiyetindeydim,İstanbul halki açtı, bunu temin etmedikçe alınacak her tedbir isabetsiz olurdu. Bu cümlenin nihayetinde Zatı Şahane gözlerini kapadı. Ben tilki tabiatında her entrikanın her gün şahidi olduğum yüzlerce misallerinden biri karşısında bulunduğuma büyük teessürle kani oldum. Düşündüğüm şu idi: “Zatı Şahane evvela İstanbul halkını kazanmak istiyor, kendisinin teşebbüsatı atiyesi (gelecekteki girişimleri) için kuvvet ve istinat noktasını burada arıyor.”
... iki ayrı yüzyılda yaşadığını duyumsayan Jung sekizinci yüzyıla dair güçlü bir nostalji hissediyordu. Bu ikilik duygusu 1 numara ve 2 numara olarak adlandırdığı iki farklı kişilik biçimini almıştı. 1 numara Basel’de yaşayan,okula giden ve romanlar okuyan bir çocuktu. 2 numara ise kendini doğa ve kozmosla bütünleşmiş hissettiği yalnız anlarında dinsel düşüncelere dalıyordu. O “Tanrı'nın dünyasında” yaşıyordu. Bu kişiliği neredeyse gerçeklik derecesinde hissediyordu. 1 numaralı kişilik 2 numaralı kişiliğin melankoli ve yalıtılmışlık duygusundan kurtulmak istiyordu. 2 numaralı kişilik geldiğinde uzun zaman önce ölmüş ama sonsuz varlığı süren bir ruh odaya girmiş gibi oluyordu.
Jung çocukluğunda bir dizi görsel halüsinasyon da yaşamıştır. Ayrıca, istemli olarak imgeler yaratmak gibi bir yeteneği de vardı.1935 yılında verdiği bir seminerde büyükbabasını merdivenlerden inerken “görene” dek ancak bir çocuğun gözüyle baktığı anneannesinin bir portresini anımsamıştır.
fragmanlar/ tükenirdi monolog kaçarken içine düştüğüm kara toplum big bang sonrası büyük yalnızlık bilinmeyeni saçlarında titreyen iblisler karartırken güneşi üstüste gömülürken saydam yaşamlar bir yankı duyulurdu hiç’likten bütün yalnızlıkların ilenci korusun çoğulluklarınızı cinnet koyun erdemin adını Maskelerinizi kuşanıp, yalanlarınızı çoğaltın, hepiniz mezarısınız kendinizin.
“... sanki çevremdeki her şeyin içinden aslında uzun zamandır saklı kalmış bir şeye bakıyormuşum gibi geliyordu, fakat hep orada bulunmuş olması gereken, gölgeli bir geri plana benzeyen bir şeye; sanki o andaki bütün o mutlu yaşamım çiçek nakışlı ince bir tül gibi ağır ağır ayaklarımın dibine doğru iniyordu, ardındaysa dimdik sahici olan, gerçek olan yükseliyordu.”
... başlangıç daha da gerilerde midir; ileride ne olacağımızı ve neyin acısını çekeceğimizi biz daha beşikteyken bir kuş cıvıldayarak kulağımıza mı fısıldar? bilmiyorum, belki de bunları başımıza saran ne rastlantıdır ne de mucizevi bir kuşun cıvıltısıdır; aksine, çok eski yüzyıllardan gelen alışkanlıklar, çoktan ölüp gitmiş kadınlardan kalan kölelik ruhudur bu esnada içimizde fısıldayan; hem de bizim olmayan bir dilde, ancak bir düşteyken, sırtımızdan bir ürperti geçtiğinde, sinirlerimiz titrediğinde anlayabildiğimiz bir dilde.
... insan kadınları ister idealize etsin ister şeytanileştirsin, her durumda erkeğe bağlı değerlendirip basitleştiriyordu. Belki de kadına adeta bir sfenks karakteri yüklenmesinin temelinde büyük ölçüde, erkeğinkinden hiç de geri kalmayan eksiksiz insaniyetinin bu ağır basitleştirmeyle örtüşmemesi yatıyordu.
Dikte edilen yaşam tarzıyla ikileme düştüğünde kendi kendiyle de ikileme düşüyordu. Bir öpücüğün esrimesi içindeyken bile sanki yerin kulağı varmış gibi gizli bir korkuyla titremesi bundandı; aşkın hem hayatının koruyucu meleği hem de melekleri kaçıracak güçteki şeytanı ve baştan çıkarıcısı olduğu duygusunu taşıması bundandı. lrmgard aşktan Fenya'nın beklediği “huzur”u beklemiyordu.
'Dua, düşüncenin üzerine karanlık basınca başlar,' der Alain. Gizemcilerle, varlıkçılar da, 'Ama varlığın önce geceyle karşılaşması gerek,' diye karşılık verirler. Hiç kuşkusuz öyle, ama şu kapalı gözlerde ve yalnız insanın istemiyle doğan, gece, tinsel varlığın içinde silinmek için oluşturduğu gece değil. Bir geceyle karşılaşması gerekse, bu daha çok aydınlık görüşlü kalan umutsuzluğun gecesi, kutup gecesi, tinsel varlığın uyanıklığı, belki de usun ışığında her nesneyi kesin çizgileriyle ortaya çıkaran şu ak ve el değmemiş aydınlığın yükseleceği gece olsun.
İstemek, çelişkilere yol açmaktır. Aldırmazlığın, yüreğin uykusunun ya da ölümcül vazgeçişlerin verdiği bu zehirli esenliğin doğması için düzenlenmiş her şey.
Geleceğe dayanarak yaşarız; 'yarın', 'ileride', 'iyi bir işim olunca', 'yaşlandıkça anlarsın'. Bu tutarsızlıklara hayran kalmamak elde değil çünkü ne de olsa ölmek var işin içinde.
Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı, çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün 'neden' yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. 'Başlar', işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme.
Varlığı, yaşaması için gerekli olan uykudan yoksun bırakan bu çok önemli duygu nedir. Kötü nedenlerle de açıklansa, açıklanabilen bir dünya bildik bir dünyadır. Ama tersine, birden bire düşlerden, ışıklardan yoksun kalmış bir dünyada insan kendini yabancı bulur. ...İnsanla yaşamı, oyuncuyla dekoru arasındaki bu kopma, uyumsuzluk duygusunun ta kendisidir. Sağlam insanlar arasında bile kendi intiharını düşünmemiş bir kimseye rastlanamayacağına göre, bu duyguyla hiçliği istemek arasında dolaysız bir bağ bulunduğu fazla açıklama yapmadan benimsenebilir.
“Kuyu senin içinde. Bir başkasının sana yapacağı her şeye sen kendi içinde hazır olmalısın – onu uzaklaştırıp kendin içine dalmalısın ve ne yaptığını sormamalısın. Batmalısın, ancak o zaman yeniden doğarsın.”
“Büyüdüğünüzde dünyadan ve diğer şeylerden payınıza düşenler artmayacak, bilakis daha da azalacak,” diye uyardı Valdevenen. “Ancak şu anda her şey sizin henüz ve siz de her şeye aitsiniz. Belli ki bu yüzden çirkin bulduğunuz hiçbir şey yok şimdi ve sizi hayal kırıklığına uğratmamak için her şey en güzel yüzünü gösteriyor. Sonraları bu böyle kalmayacak.”
Dalmış olduğu düşüncelerin onu, etrafında kıpırtısız ibadet eden insanların arasından başka bir yerlere kaçırmasını istiyor gibiydi, hem öyle pek yakınlara da değil, göklerin ötesine, bütün gerçeklerden en az bu kadar uzak, cennet gibi bir yerlere.
“... belki de bugün dışarıda gördüğü ve hayran kaldığı şeyler gibi güzeldi. kıyıdaki kayınlar ve ışıltılı dalgalar gibi, ya da gökteki bulutların akşam kızıllığındaki hali gibi.”
“Elini kızım, uzatmak ister mi sen!” diye bozuk bir Rusçayla seslendi ona. “O zaman mutluluk söylerim, hayat okur ben.” ... bu küçük gösteriden yavaş yavaş uzaklaşan Lyubov'un kulağına son olarak “Kader güzel... kader tatlı...” sözcükleri çalındı. Güverteyi tarayan rüzgâr başındaki hasır şapkayı ensesine devirdi. Akşam göğünü kaplayan zarif bulutların arkasında kalan güneş görünmüyordu artık, ama süzülen ışığın altında su ışıyıp parlıyordu.
Yaradılışının en başındaki bir dünya bu; çok daha büyük, henüz tam biçimlenmemiş ve daha yalın. Gökyüzü, toprak ve su, sanki birbirlerinin kollarından henüz ayrılmışçasına hepsini kucaklayan tek bir kontürle çizilmiş gibi duruyorlar, çıplak ve henüz can bulmamış bir halde Tanrı'nın karşısına çıkmışlar da ölçüsüz büyüklüğüne tanıklık etmekten başka bir şey ellerinden gelmiyormuş gibi.
“... geceyle gündüz hâlâ iç içe, kararsızca salınıyorlar ve ufukta güneşin ilk ışıklarının alevlenmesiyle evrenin kaosundan çözülen bir dünya ilk kez ortaya çıkıyor sanki.”
Ama ikisi de başlarına yazgının sardığı bu üst üste, iç içe olaylardan sonra çok yaşayamadılar. Önce biri, sonra öteki bu dünyayı terk etti. Acı ve kekre bir yalnızlık, dostlarından alıp götürdü onları; ikisi de o yalnızlıkta iyiliğin ve erdemin kucağına gömülerek hüzünlü ve güç bir hayatın sınırlarından rahatça çıkıp kurtuldular. Zaten o hayat onlara sadece kendilerini ve bu ürkünç hikâyeyi okuyanları şu gerçeğe inandırmak için verilmişti: İnsan yalnız mezarda sükûna kavuşabilir; yeryüzünde ise kendi benzerlerinin kötülüğü, tutkularının dağınıklığı, daha önemlisi, yazgının uğursuzluğu dolayısıyla fırsat bulamaz buna.
(... dürüst birini aldatmak kendini de aşağılamaktır bir yerde; hatta aldatan kimse kötülük hünerlerini tam anlamıyla gösteremediğinden sonunda erdeme kazanç sağlar. )
“Ölüm, yalnız inançlı kimseler için korkutucudur yavrum; cennetle cehennem arasındadır onlar, hangisine gideceklerini bilmezler ve bu onları kederli kılar. Bana gelince, hiçbir umut beslemediğimden, ölümden sonra, hayatımda öncekine göre daha fazla bir mutsuzluk ummuyorum; yasemin beşiğimin altına gömecekler beni, orada uyuyacağım Florville ve çürüyen bedenimden dağılan zerreler bütün çiçekleri, en sevdiğim çiçekleri besleyecek; bak...” diye sürdürdü konuşmasını, bir demet çiçeği yanaklarına sürerek, “gelecek yıl bunlarla eski dostunun ruhunu da koklayacaksın; ruhum bu kokuyla birlikte beyninin kıvrımlarına, liflerine dolanarak sana güzel şeyler düşündürecek, beni düşündürecek.”