Hüneri oğul babadan mı görür öğrenir, yoksa babalar oğuldan mı öğrenir; ne zaman sen beni alıp kafir hudut boyuna çıkardın, kılıç alıp baş kestin, ben senden ne gördüm ne öğreneyim?
İnsanın bir tarafı akılsa, bir tarafı his değil mi? Aklınızdan geçeni saklarsınız ama hisleri saklamak zordur. Bakıştan taşar, duruştan kaçar, ağızdan kaçar, kendini ele verir.
Aynı denizde, aynı çevre koşullarında yaşayan köpekbalıklarının kötü, yunusların iyi olmasını neyle açıklayabilirdik? Aslında köpekbalığı neye göre kötü, yunus neye göre iyiydi? Belki de iyilik ve kötülük diye bir şey yoktu.
Bütün bu erkekler yıkıma uğramışlardı, karılarının sözünden çıkmıyorlardı; karılarından nefret ediyorlardı doğal olarak; ama bu nefretlerini genelleştirmek yerine, önlerine çıkan başka kadınlara koşuyorlardı. Biri gülümsemeye görsün, hemen duruveriyorlardı. Kendi kendilerini aşağılıyorlardı.
…insanlık her yıl daha kötüye gidiyordu. Pek yakında polis örgütü kaldırılacak, bütün güç suçluların eline geçecekti. Devlet: Dünya batıyor, ben de artık emekli aylıklarını ödemeyeceğim, diyecekti. Doğuştan kötüydü insanoğlu. Suçlular giderek artacak, Tanrı da buna bakmakla yetinecekti.
Türlü türlü insan geliyordu dünyaya. Kimileri akıl ve zekâyla, politik yetenekle doğmaktaydı; ama kiminin de kemiklerinin üstü santim yağ bağlamamış oluyordu. Salt bu durum, insanın ne denli çok şeyle uğraşmak zorunda kaldığını anlatmaya yeterliydi. Öyle ki bir aynaya bakacak zaman bile kalmıyordu.
“Japonya’da bir türbe ziyaret etseniz, çocuklarla tutuklu kuşların yol boyunca sıralandığını, birbirine bitişik duran kuş kafeslerinin başında çocukların çömelmiş olduğunu görürdünüz. Bu işi yapmak üzere yaratılmış olan küçük yaratıklar kanat çırpmakta ve cik cik ötmektedir. Oraya yolları düşen Budist hacılar, zavallı kuşlara acır. Çocuklar, küçük bir fidye karşılığı kafesleri açar, kuşları salarlar. Hayvanlara fidye vermek, bu ülkelerde sık rastlanan bir durumdur. Eğitilmiş kuşların, havada bir iki döndükten sonra sahipleri tarafından gene kafeslerine buyur edildiği hacıların umurunda mıdır? Tek bir kuş, yaşamı boyunca yüz sefer, bin sefer salıverilir. Onların yaşamı, hacılarda acıma duygusu yaratmak üzere seçilmiş bir tutsaklık demektir. Bu hacıların –birkaç köylü ve son derece cahil olanlar dışında– hepsi, sırtlarını döner dönmez kuşların başına ne geldiğini çok iyi bilmektedirler. Hayvanların gerçek yazgısı onları ilgilendirmez.“
Kien şimdi kıssadan hisse çıkarıyordu: “Bunun gerekçesini anlamak hiç zor değil. Çünkü bu, yalnızca hayvanları ilgilendiren bir konudur. Dolayısıyla bunların bizi ilgilendirmemesi bir gerekliliktir. Onları kendi aptallıkları o konuma sokmaktadır. Neden uçup gitmiyorlar? Kanatlarının ucu kesilmişse, neden zıplayarak gitmiyorlar? Neden tekrar aldanıp kafese giriyorlar? Hayvansal aptallıkları kendi kafalarındadır, bize göre hava hoştur!
İçimizi kemiren yıkım, insanın iliğine işlemiş olan acımasızlıktır, tümümüz bu zehirle can vereceğiz. Bizden sonra geleceklerin vay hâline! Onların işi bitik; bizden bir milyon inanç şehidi ile ikinci milyonu tamamlamakta kullanacakları işkence aletlerini devralacaklar.
Çünkü, kendisini gördüğünde -kendini görmeye alışık değildi- içine büyük bir yalnızlık çöktü. Kalabalık arasına karışıp kendini yitirmeye karar verdi. Belki o zaman yüzünün ne denli yapayalnız olduğunu unutur…