fragmanlar/ tükenirdi monolog kaçarken içine düştüğüm kara toplum big bang sonrası büyük yalnızlık bilinmeyeni saçlarında titreyen iblisler karartırken güneşi üstüste gömülürken saydam yaşamlar bir yankı duyulurdu hiç’likten bütün yalnızlıkların ilenci korusun çoğulluklarınızı cinnet koyun erdemin adını Maskelerinizi kuşanıp, yalanlarınızı çoğaltın, hepiniz mezarısınız kendinizin.
“... sanki çevremdeki her şeyin içinden aslında uzun zamandır saklı kalmış bir şeye bakıyormuşum gibi geliyordu, fakat hep orada bulunmuş olması gereken, gölgeli bir geri plana benzeyen bir şeye; sanki o andaki bütün o mutlu yaşamım çiçek nakışlı ince bir tül gibi ağır ağır ayaklarımın dibine doğru iniyordu, ardındaysa dimdik sahici olan, gerçek olan yükseliyordu.”
... başlangıç daha da gerilerde midir; ileride ne olacağımızı ve neyin acısını çekeceğimizi biz daha beşikteyken bir kuş cıvıldayarak kulağımıza mı fısıldar? bilmiyorum, belki de bunları başımıza saran ne rastlantıdır ne de mucizevi bir kuşun cıvıltısıdır; aksine, çok eski yüzyıllardan gelen alışkanlıklar, çoktan ölüp gitmiş kadınlardan kalan kölelik ruhudur bu esnada içimizde fısıldayan; hem de bizim olmayan bir dilde, ancak bir düşteyken, sırtımızdan bir ürperti geçtiğinde, sinirlerimiz titrediğinde anlayabildiğimiz bir dilde.
... insan kadınları ister idealize etsin ister şeytanileştirsin, her durumda erkeğe bağlı değerlendirip basitleştiriyordu. Belki de kadına adeta bir sfenks karakteri yüklenmesinin temelinde büyük ölçüde, erkeğinkinden hiç de geri kalmayan eksiksiz insaniyetinin bu ağır basitleştirmeyle örtüşmemesi yatıyordu.
Dikte edilen yaşam tarzıyla ikileme düştüğünde kendi kendiyle de ikileme düşüyordu. Bir öpücüğün esrimesi içindeyken bile sanki yerin kulağı varmış gibi gizli bir korkuyla titremesi bundandı; aşkın hem hayatının koruyucu meleği hem de melekleri kaçıracak güçteki şeytanı ve baştan çıkarıcısı olduğu duygusunu taşıması bundandı. lrmgard aşktan Fenya'nın beklediği “huzur”u beklemiyordu.
'Dua, düşüncenin üzerine karanlık basınca başlar,' der Alain. Gizemcilerle, varlıkçılar da, 'Ama varlığın önce geceyle karşılaşması gerek,' diye karşılık verirler. Hiç kuşkusuz öyle, ama şu kapalı gözlerde ve yalnız insanın istemiyle doğan, gece, tinsel varlığın içinde silinmek için oluşturduğu gece değil. Bir geceyle karşılaşması gerekse, bu daha çok aydınlık görüşlü kalan umutsuzluğun gecesi, kutup gecesi, tinsel varlığın uyanıklığı, belki de usun ışığında her nesneyi kesin çizgileriyle ortaya çıkaran şu ak ve el değmemiş aydınlığın yükseleceği gece olsun.
İstemek, çelişkilere yol açmaktır. Aldırmazlığın, yüreğin uykusunun ya da ölümcül vazgeçişlerin verdiği bu zehirli esenliğin doğması için düzenlenmiş her şey.
Geleceğe dayanarak yaşarız; 'yarın', 'ileride', 'iyi bir işim olunca', 'yaşlandıkça anlarsın'. Bu tutarsızlıklara hayran kalmamak elde değil çünkü ne de olsa ölmek var işin içinde.
Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı, çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün 'neden' yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. 'Başlar', işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme.
Varlığı, yaşaması için gerekli olan uykudan yoksun bırakan bu çok önemli duygu nedir. Kötü nedenlerle de açıklansa, açıklanabilen bir dünya bildik bir dünyadır. Ama tersine, birden bire düşlerden, ışıklardan yoksun kalmış bir dünyada insan kendini yabancı bulur. ...İnsanla yaşamı, oyuncuyla dekoru arasındaki bu kopma, uyumsuzluk duygusunun ta kendisidir. Sağlam insanlar arasında bile kendi intiharını düşünmemiş bir kimseye rastlanamayacağına göre, bu duyguyla hiçliği istemek arasında dolaysız bir bağ bulunduğu fazla açıklama yapmadan benimsenebilir.
“Kuyu senin içinde. Bir başkasının sana yapacağı her şeye sen kendi içinde hazır olmalısın – onu uzaklaştırıp kendin içine dalmalısın ve ne yaptığını sormamalısın. Batmalısın, ancak o zaman yeniden doğarsın.”
“Büyüdüğünüzde dünyadan ve diğer şeylerden payınıza düşenler artmayacak, bilakis daha da azalacak,” diye uyardı Valdevenen. “Ancak şu anda her şey sizin henüz ve siz de her şeye aitsiniz. Belli ki bu yüzden çirkin bulduğunuz hiçbir şey yok şimdi ve sizi hayal kırıklığına uğratmamak için her şey en güzel yüzünü gösteriyor. Sonraları bu böyle kalmayacak.”
Dalmış olduğu düşüncelerin onu, etrafında kıpırtısız ibadet eden insanların arasından başka bir yerlere kaçırmasını istiyor gibiydi, hem öyle pek yakınlara da değil, göklerin ötesine, bütün gerçeklerden en az bu kadar uzak, cennet gibi bir yerlere.
“... belki de bugün dışarıda gördüğü ve hayran kaldığı şeyler gibi güzeldi. kıyıdaki kayınlar ve ışıltılı dalgalar gibi, ya da gökteki bulutların akşam kızıllığındaki hali gibi.”
“Elini kızım, uzatmak ister mi sen!” diye bozuk bir Rusçayla seslendi ona. “O zaman mutluluk söylerim, hayat okur ben.” ... bu küçük gösteriden yavaş yavaş uzaklaşan Lyubov'un kulağına son olarak “Kader güzel... kader tatlı...” sözcükleri çalındı. Güverteyi tarayan rüzgâr başındaki hasır şapkayı ensesine devirdi. Akşam göğünü kaplayan zarif bulutların arkasında kalan güneş görünmüyordu artık, ama süzülen ışığın altında su ışıyıp parlıyordu.
Yaradılışının en başındaki bir dünya bu; çok daha büyük, henüz tam biçimlenmemiş ve daha yalın. Gökyüzü, toprak ve su, sanki birbirlerinin kollarından henüz ayrılmışçasına hepsini kucaklayan tek bir kontürle çizilmiş gibi duruyorlar, çıplak ve henüz can bulmamış bir halde Tanrı'nın karşısına çıkmışlar da ölçüsüz büyüklüğüne tanıklık etmekten başka bir şey ellerinden gelmiyormuş gibi.
“... geceyle gündüz hâlâ iç içe, kararsızca salınıyorlar ve ufukta güneşin ilk ışıklarının alevlenmesiyle evrenin kaosundan çözülen bir dünya ilk kez ortaya çıkıyor sanki.”
Ama ikisi de başlarına yazgının sardığı bu üst üste, iç içe olaylardan sonra çok yaşayamadılar. Önce biri, sonra öteki bu dünyayı terk etti. Acı ve kekre bir yalnızlık, dostlarından alıp götürdü onları; ikisi de o yalnızlıkta iyiliğin ve erdemin kucağına gömülerek hüzünlü ve güç bir hayatın sınırlarından rahatça çıkıp kurtuldular. Zaten o hayat onlara sadece kendilerini ve bu ürkünç hikâyeyi okuyanları şu gerçeğe inandırmak için verilmişti: İnsan yalnız mezarda sükûna kavuşabilir; yeryüzünde ise kendi benzerlerinin kötülüğü, tutkularının dağınıklığı, daha önemlisi, yazgının uğursuzluğu dolayısıyla fırsat bulamaz buna.
(... dürüst birini aldatmak kendini de aşağılamaktır bir yerde; hatta aldatan kimse kötülük hünerlerini tam anlamıyla gösteremediğinden sonunda erdeme kazanç sağlar. )
“Ölüm, yalnız inançlı kimseler için korkutucudur yavrum; cennetle cehennem arasındadır onlar, hangisine gideceklerini bilmezler ve bu onları kederli kılar. Bana gelince, hiçbir umut beslemediğimden, ölümden sonra, hayatımda öncekine göre daha fazla bir mutsuzluk ummuyorum; yasemin beşiğimin altına gömecekler beni, orada uyuyacağım Florville ve çürüyen bedenimden dağılan zerreler bütün çiçekleri, en sevdiğim çiçekleri besleyecek; bak...” diye sürdürdü konuşmasını, bir demet çiçeği yanaklarına sürerek, “gelecek yıl bunlarla eski dostunun ruhunu da koklayacaksın; ruhum bu kokuyla birlikte beyninin kıvrımlarına, liflerine dolanarak sana güzel şeyler düşündürecek, beni düşündürecek.”
Ergenekon Destanı Türk Destanıdır. 10. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı ders kitabının 205. sayfasındaki Doğal Türk Destanları adlı bölümde "Ergenekon Destanı" bir Moğol destanı olarak anlatılıyor. Milli Eğitim Bakanlığı'nın Ergenekon Destanı ile alıp veremediği nedir?
“Aşağıda, hata işlenilen yeryüzünde, kim umar ki Truvalı Rhipeus(¹) bu kavsin üzerinde, kutsal ışıkların beşincisi olmuştur? Bakışlarıyla dibine kadar gidemese de, dünyanın ne olduğunu anlayamadığı tanrisal gufranı şimdi bir hayli yakından tanıyor.”
¹truvalı rhipeus: aslı aranacak olursa ripeus az tanınmış bir kimsedir. ama tanrısal takdire kim akıl erdirebilir ki? bizim hatırımızdan bile geçirmediğimiz birr kimse tanrı'nın gözünde pekâlâ kulların en makbulü ve cennet'in en gözdelerinden biri olabilir.
Ağızdan ağıza gelmesin, altmışımda olurdum Tamamı teslim edilene dek ve kullanamayacak kadar uyuşmuş. Sadece indir o örtüyü, o örtüyü, o örtüyü. Eğer bu ölüm olsaydı Hayran kalırdım onun derin ağırlığına, o zamansız gözlerine. Ciddi olduğunu bilirdim o zaman. Sylvia Plath
“Çarmıha çivilenmeden önce veya sonra İsa'ya inanmayan bir kimse bu ülkeye çıkmamıştır. Fakat bak! 'İsa!' diye çağıran birçokları, kıyamet günü İsa'ya, onu hiç tanımayan kimselerden daha uzak kalacaklardır.” “Bana İsa, İsa, demek Cennet'e girmek için kâfi değildir; oraya girmek için babamın istediği gibi davranmak lazımdır” (Metamorphoise VIl, 21).
Gerçeğin silikleştiği anlar da onun ruhunu ve yaratıcı gücünü en az bilinçli olduğu anlar kadar besliyordu. Bilinç akışı (stream of consciousness) tekniğini kullanmayı seçmesi –onun bu tekniği yalın olarak kullanmadığı, izlenimleri oldukları gibi değil seçerek, düzenleyerek aktardığı da göz önünde bulundurulur– bu yüzdendi. Çünkü insan bilinci sarsıntısız, sorunsuz düz bir anlatım ile ifade edilmemeliydi. Zihnimiz sürekli olarak üst üste binen imgelere, fikirlere maruz kalırken, deneyimlemediğimiz şekilde düzgün bir anlatı tercih etmek yerinde olmazdı.
“Hayatımda bu kadar dokunaklı bir şeye tanık olmadım!” dedi Gıcırtı, paçasını kaldırıp gözyaşını silerek. “Son nefesine kadar yanı başındaydım. Nihayetinde konuşamayacak kadar güçsüzdü; kederlendiği tek şeyin bu dünyadan yel değirmeni tamamlanmadan göçmek olduğunu fısıldadı kulağıma.”
Eğer kendisinin geleceğe dair gözünde canlandırdığı bir resim varsa, o da açlık ve kamçıdan kurtulmuş, herkesin kendi kabiliyetince çalıştığı, tıpkı Binbaşı'nın konuşmasını yaptığı gece onun ön ayağıyla ördek yavrularını koruduğu gibi güçlünün zayıfı koruduğu bir hayvan toplumu tablosuydu.
...Atlarla köpekleri bile daha iyi bir kader beklemiyor. Ya sen Boksör; o koca kasların gücünü kaybettiği gün Jones seni at kasabına satacak o da boğazını kesip tilki tazılarına yemek olasın diye seni haşlayıp kaynatacak.
“Doğuyor, bedenlerimize girip çıkmasına yetecek kadar besleniyoruz ve içlerimizden kaldırabilecek olanlarsa gücünün son damlasına kadar çalışmaya zorlanıyor. Ve yararlılığımız sona erdiği an korkunç bir acımasızlıkla katlediliyoruz.”