Yaş otuz beş! yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün. Delikanlı çağımızdaki cevher, Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? Benim mi Allahım bu çizgili yüz? Ya gözler altındaki mor halkalar? Neden böyle düşman görünürsünüz, Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan! Hangi resmime baksam ben değilim. Nerde o günler, o şevk, o heyecan? Bu güler yüzlü adam ben değilim; Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız; Hatırası bile yabancı gelir. Hayata beraber başladığımız, Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir; Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
Gökyüzünün başka rengi de varmış! Geç farkettim taşın sert olduğunu. Su insanı boğar, ateş yakarmış! Her doğan günün bir dert olduğunu, İnsan bu yaşa gelince anlarmış
Gecenin tam ortasında, yalnızlığın derinliğinde, Bir adım atıyorum, sessizlik ayaklarımı ölçüyor. Kalbimde eski bir şarkı çarpıyor, Kırık bir aynada kendi gözlerimi buluyorum. Rüzgârın taşıdığı bir kelime sana ait, Ama ellerim onu tutamıyor, Ve her nefeste eksilen zaman, Bir anıyı daha gömüyor içine sessizliğin. Sevgi, hiç ulaşamadığım bir pencere; Bakıyorum, ama dokunamıyorum, Ve ben, gecenin göğsüne yaslanmış, Kendi gölgemle konuşurken, Sana dair her şeyi hem hatırlıyor hem unutuyorum.
Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey, dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey... Fakat artık ümit yetmiyor bana, ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum...
Gece, sessizce açtı kapıyı Hiç kimsenin geri dönemeyeceği bir yerden, Sen geldin. Üzerinde o günkü gibi bir veda vardı— Beyaz bir susuş, Siyah bir kabulleniş. Ceketinin ucunda küçücük bir bayrak, Sanki kalbinden düşmemiş bir hatıra gibi. Sana baktım, Hiç şaşırmadım. Çünkü insan en çok İmkânsıza hazır yakalanır. Koştum sana, Düşünmeden, sormadan, inanmadan— Sadece sarıldım. Ve o an Dünya ilk kez doğruydu. Omzunda zaman yoktu, Saatler susmuştu, Ayrılık diye bir kelime Hiç icat edilmemişti sanki. Sonra uyandım. Bir boşluk değildi bu, Bir eksilme de değil— Daha çok yarım bırakılmış bir cümlenin İçimde yankılanmasıydı. Geri gelmeyeceğini bilmek, Gelmiş gibi hissetmekten Daha ağırmış meğer. Ve şimdi anlıyorum, İnsan bazen Olmayacak bir şeye değil— Olmuş bir ana tutunur. Sen gitmedin belki, Ama kaldığın yer Artık sadece rüya.
Akşamlar bir roman gibi biterdi jezabel kan içinde yatardı limandan bir gemi giderdi sen kalkıp ona giderdin benzin mum gibi giderdin sabaha kadar kalırdın hayırsızın biriydi fikrimce güldü mü cenazeye benzerdi hele seni kollarına aldı mı felaketim olurdu ağlardım
Bugün sen doğdun diye Biraz daha hafif dünya, Bir martı daha serbest Gökyüzünde. Bir adam geçiyor sokaktan, Cebinde şiir yok belki Ama aklında bir dize var— Senden kalma. Ne şairler geldi geçti Kelimeleri süsleyen, Sen ise bir taşı kaldırıp Altından insan çıkardın. Şimdi bir yerlerde Rakı masasında değil belki Ama bir çocuğun gülüşünde Hâlâ yaşıyorsun. İyi ki doğdun Orhan Veli Kanık, Çünkü biz Senin kadar sade söyleyemesek de Hâlâ senin gibi hissetmeye çalışıyoruz.
"Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız... Arap’ın Arap olmayana, beyazın siyaha, siyahın beyaza bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır (sorumluluk bilinci ve güzel ahlaktadır)."
Bir sabah vardı, karanlık ağırdı, Gökyüzü suskun, yürekler yaralıydı. Sonra bir ışık düştü çölün üstüne, Ve insanlık yeniden umutla uyandı. Bir gül açtı Mekke’nin taş kalbinde, Ne rüzgâr soldurabildi ne de zaman. Adı sevgi, adı merhamet oldu, Yoksulun yanında duran bir iman. Kırıldı putlar, sustu eski korkular, Bir ses yükseldi: “İnsan eşittir insan.” Adaletin izi kaldı sözlerinde, Her kalbe dokunan bir rahmetten damla damla akan. Bugün anılır o kutlu doğuş, Bir yol ki hâlâ kalplere uzanır. Sevgiyle, sabırla yürüyenlere O ışık hâlâ rehber olur, yol açar.
Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın mor fistanlı yakışıklı çocuklarını göremeyeceksiniz."
Bu sözde derin bir "geç kalmışlık" hissi vardır. İnsanoğlunun açgözlülüğünün sadece dış dünyayı değil, kendi iç huzurunu da yok edeceğini fısıldar.
Bugün gökler başka mavi, başka bir bahar, Çocuk sesleriyle dolu her sokak, diyar, Küçük kalplerde büyür yarına umutlar, Gülüşlerle aydınlanır en güzel yarınlar.
Bir bayrak dalgalanır masum ellerde, Sevinç ışık olur gülen o yüzlerde, Korkusuz adımlar yankı bulur her yerde, Gelecek filizlenir umut dolu izlerde.
Bu özel gün bizlere armağan kalan, Nesilden nesile hep gururla taşınan, Her çocuk bir umut yarınlara uzanan, Bir ülke yükselir sevgiyle güç bulan.
Bir gün biz de büyürüz, değişir zaman, Ama kalbimizde yaşar o saf heyecan, Her Nisan’da yeniden başlar bu destan, Sonsuza dek sürer çocuklarla bu bayram.
Zamanı vurdular en ince yerinden, Yelkovan yorgun, akrep ise dargın. Bir ses yükselir garın derinlerinden; Sustu sanılan düşlere yeniden ad koyar adım adım.
Çivisi çıksa da dünyanın, raylar paslansa da, Güneşin fısıltısı duyulur her çatlak camdan. Kader ki ; diz çöker en sonunda o büyük inadına Ve hayat yeniden başlar vazgeçmediğin o anda.
Sordular: " Durmadın mı hâlâ, ey kırık zaman? " Gülümsedi sessizlik, cevap vermedi rüzgâr. Ben yürüdüm içimde kalan bir yarınla ; Kırık bir saat gibi... ama inadına var.
Sırtını kapıya dayayıp çevresine baktı. Kadının bıraktığı gibi duruyordu her şey: yatağın ayakucuna doğru atılmış yorgan, kırışık yatak çarşafı, terlikler, sandalye, başucu masasındaki gece lambası, bakır küllükte bitmeden söndürülmüş iki sigara, tepside çaydanlık, süzgü, çay bardağı, kaşık, küçük bir tabakta beş şeker (altı şeker koymuştu o gece bir çay içebilir miyim acaba demişti odaya girince üçlük çaydanlıkta demlemişti çayı bir elinde tepsi kapıyı vurmuştu girin yatağın kıyısında oturuyordu paltosunu çıkarmış kara kazağı iri yuvarlaklı gümüş kolyesi bakmıştı zahmet oldu size sonra o köye nasıl gidileceğini sormuştu öyleyse saat sekizde uyandırın beni lütfen olağan bir şeymiş gibi nüfus kağıdım yok demişti...
Dayanılacak gibi değildi bu özgürlük. Ayaklarıyla masayı itip aşağıya yuvarladı; bir boşluğa düşerken durdu. Gözleri ağzı açık, bacakları gerilerek, çırpınarak sallanırken kollarını kaldırıp başının üstünden ipi tutmaya uğraştı. (Ne oldu? Yapmayı unuttuğu bir şeyi mi anımsadı birden? Ya da yeryüzünde tek gerçek değerin kendisine verilmiş bu olağanüstü yaşam armağanını korumak, her şeye karşın sağ kalmak, direnmek olduğunu mu anladı giderayak? Yoksa bilinçsiz canlı etin ölüme kendiliğinden bir tepkisi miydi bu?)
Kimi konuşan, gülen, kimi asık, kayıtsız yüzler. Hepsi de birbirine ve ona benziyordu bunların; kendileri bilmeseler de bir insanın yapabileceği her şeyi yapabilirlerdi.
Yüksek sesle konuşulanlar, tartışılanlar hep bilinen şeyler olduğuna göre ülkenin yönetimini asıl etkileyen, düzenleyen şeyler bu fısıltılarda gizliydi anlaşılan.
“Sen gelmesen de bu yangın çıkacaktı Bir kırlangıç bizi ikiye bölecekti Yeni adlar koyacaktık bitkilere Son yaz güneşi de çekip gidecekti asmalardan Senin kokun da gidecekti Unutacaktık.”