LANETLİ ANLAŞMA
“Kadın kapının önünde değildi. Kapının kendisiydi.”...
1. Bölüm

BEBEKLER HEP AĞLAR

13 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum


Bebekler hep ağlar.



Bebekler hep ağlar.



Bebekler hep ağlar.



Bu cümle kafamın içinde dönüp dururken aniden ayağa kalktım ve babamın bulunduğu odaya gittim.



Neden o cümleyi düşündüğümü bilmiyordum.



Evde bebek yoktu.



Komşuların küçük çocukları vardı ama o saatte onların sesini duymak mümkün değildi. Zaten duyduğum şey de bir ağlama sesi değildi. En azından o an öyle olduğuna kendimi ikna etmeye çalışıyordum.



Koridora çıktığımda ev karanlıktı.



Mutfaktaki ışığı açık bırakmıştım. Bundan emindim. Çayımı koyarken düğmeye kendim basmıştım. Koridorun sonundaki sarı ışık kapının altından görünüyordu.



Şimdi hiçbir şey görünmüyordu.



Bir süre olduğum yerde bekledim.



Babamın odasının kapısı açıktı.



İçeriden televizyonun karıncalanma sesi geliyordu.



Çok yüksek değildi. Ama sessiz bir evde insanın sinirine dokunan bir sesti. Sürekli, ince ve düzensiz bir uğultu. Sanki ekranda gerçekten bir görüntü vardı da televizyon onu bana ulaştıramıyordu.



Kapının önüne geldiğimde babamı gördüm.



Sallanan koltukta oturuyordu.



Işıklar kapalıydı.



Televizyon ekranı karıncalıydı.



Babam sallanan koltukta oturuyor, gözlerini televizyona değil, karşısındaki duvara dikmişti.



İlk anda duvara baktığını düşündüm.



Ama birkaç saniye sonra bunun doğru olmadığını anladım.



Bir insan duvara bakarken gözlerini böyle sabitlemezdi.



Babam sanki duvarın ardına bakıyordu.



Hayır.



Daha doğrusu, duvarın arkasında bulunan bir şeyi görmeye çalışmıyordu.



Sanki duvarın ardındaki şey zaten oradaydı ve babam onu uzun zamandır izliyordu.



Koltuk yavaşça öne ve arkaya hareket ediyordu.



Babam ayaklarıyla kendini itmediği hâlde hareket ediyordu.



Öne.



Geri.



Öne.



Geri.



Kapıya yaslandım.



"Baba?"



Hiç tepki vermedi.



Televizyondaki karıncalanma devam etti.



"Baba?"



Bu kez biraz daha yüksek sesle söyledim.



Koltuk durdu.



Babam başını çevirmedi.



"Buradayım," dedi.



Sesinde bir tuhaflık yoktu.



Fakat beni rahatlatması gereken şey tam tersine içimi daha da kötü bir şekilde sıkıştırdı. Çünkü sesini duyduğum anda onun ne kadar uzun süredir orada oturduğunu merak ettim.



Ben onu en son mutfakta görmüştüm.



Yaklaşık yarım saat önce.



O zaman normaldi.



Çay içiyordu.



Televizyonun sesini kapatmış, haberleri izliyordu.



Şimdi odada televizyon açıktı ama ekranında hiçbir kanal yoktu.



Ve babam karanlıkta oturmuş, karşısındaki duvarın ardına bakıyordu.



"İyi misin?" diye sordum.



Bir süre cevap vermedi.



Sonra çok sakin bir sesle:



"Sen ne zaman geldin?" dedi.



"Az önce."



"Hayır."



Babamın sesi değişmemişti.



Hâlâ sakindi.



"Bu eve ne zaman geldin?"



Ne demek istediğini anlamadım.



"Ne?"



Bu kez başını hafifçe bana doğru çevirdi.



Yüzünü tam olarak göremiyordum. Televizyon ekranındaki karıncalanma, aralıklarla yüzünün bir kısmını aydınlatıyor, sonra tekrar karanlığa gömüyordu.



"Sana bir soru sordum."



"Baba, ne diyorsun?"



"Ne zaman geldin?"



"Baba, ben burada yaşıyorum."



"Hayır."



Bu kelimeyi söylerken sesi ilk kez değişti.



Korku değildi.



Şaşkınlıktı.



Sanki benim verdiğim cevap, onun uzun zamandır inandığı bir şeyi bozmuştu.



Koltuktan doğruldu.



Ben istemsizce bir adım geri attım.



Babam bunu fark etti.



"Niye benden korkuyorsun?"



"Korkmuyorum."



"Yalan söyleme."



"Baba, karanlıkta oturuyorsun. Televizyon bozulmuş. Ne zamandır burada böyle oturuyorsun?"



Soruma cevap vermedi.



Tekrar duvara döndü.



Koltuk yeniden hareket etmeye başladı.



Öne.



Geri.



Öne.



Geri.



O sırada o cümle yeniden aklımdan geçti.



Bebekler hep ağlar.



Bu kez kendi kendime sinirlendim.



Neden sürekli bunu düşünüyordum?



Babamın yanına biraz daha yaklaştım.



"Baba."



"Sus."



Bir anda durdum.



Sesini yükseltmemişti.



Ama o kadar sert söylemişti ki konuşmaya devam edemedim.



Babam duvara bakmayı sürdürdü.



Sonra başını çok hafif yana eğdi.



Birini dinleyen bir insan gibi.



O an odadaki bütün sesleri fark etmeye çalıştım.



Televizyonun karıncalanması vardı.



Duvar saatinin tik takları vardı.



Babamın sallanan koltuğu vardı.



Başka hiçbir şey yoktu.



"Baba, ne yapıyorsun?"



"Dinliyorum."



"Neyi?"



Cevap vermedi.



Ben de sustum.



İlk birkaç saniye hiçbir şey duymadım.



Sonra televizyonun sesi bana daha uzak gelmeye başladı.



Sanki biri sesini yavaşça kısıyordu.



Koltuk da durdu.



Duvar saati tik tak etmeyi bıraktı.



Odanın içinde bir sessizlik oluştu.



Ve o sessizliğin içinde, çok uzaktan gelen bir ses duydum.



Bir bebek sesi.



Kımıldamadım.



İlk anda bunun ne olduğunu anlamadım.



Bir ağlama değildi.



Bir inilti de değildi.



Yeni doğmuş bir bebeğin ağlamadan hemen önce çıkardığı o kesik, düzensiz seslerden biriydi.



Babam gözlerini duvardan ayırmadan konuştu.



"Duymuyor musun?"



Boğazım kurudu.



"Neyi?"



Bu kez başını bana çevirdi.



Televizyon ekranının ışığı yüzüne vurdu.



Babamın gözleri açıktı.



Ama göz bebekleri o kadar büyümüştü ki gözlerinin içinde neredeyse hiçbir renk kalmamıştı.



"Bebeği."



Odanın içinde bebek yoktu.



Bunu söylemek istedim.



Fakat söyleyemedim.



Çünkü ses yeniden geldi.



Bu kez daha yakındı.



Ve duvarın arkasından gelmiyordu.



Bunu kesin olarak biliyordum.



Ses, odanın içindeydi.



Babam yavaşça ayağa kalktı.



Sallanan koltuk kendi kendine hareket etmeye devam etti.



Ben gözlerimi koltuktan ayıramadım.



Babam ayağa kalkmıştı.



Koltuk ise birkaç saniye daha öne ve arkaya sallandı.



Sonra durdu.



"Babam..."



"Bir bebek ne yapar?" diye sordu.



Sorusu o kadar anlamsızdı ki cevap vermedim.



Bana bakıyordu.



"Bir bebek doğduğunda ne yapar?"



"Bilmiyorum."



"Bilirsin."



Sessiz kaldım.



Babam bir adım attı.



"Bebekler ne yapar?"



"Ağlar."



Başını yavaşça salladı.



"Bebekler hep ağlar."



İçimde bir şeyin aniden kasıldığını hissettim.



Az önce kafamın içinde tekrar eden cümleyle aynıydı.



Bebekler hep ağlar.



Babam bana yaklaşırken bunu tekrar söyledi.



"Bebekler hep ağlar."



Sonra duvara döndü.



"Bu niye ağlamıyor?"



Televizyon ekranı bir anda tamamen karardı.



Karıncalanma kesildi.



Oda sessizleşti.



Babamın baktığı duvardan çok hafif bir ses geldi.



Bir çocuğun nefes alışını andırıyordu.



İçeri.



Dışarı.



İçeri.



Dışarı.



Fakat sesin ritmi yanlıştı.



Bir insanın nefesi gibi değildi.



Bir bebeğin nefesi gibi hiç değildi.



Nefes alışları arasında çok uzun boşluklar vardı.



Her seferinde ses kesildiğinde, yeniden başlayıp başlamayacağını bekliyordum.



Sonra tekrar geliyordu.



İçeri.



Uzun bir sessizlik.



Dışarı.



Babam elini duvara koydu.



"Ne yapıyorsun?" diye sordum.



Bana cevap vermedi.



Parmaklarını duvarın üzerinde yavaşça gezdirdi.



Sanki bir çatlak arıyordu.



Sonra bir noktada durdu.



Yüzü değişti.



Geri çekildi.



"Hayır."



İlk kez gerçekten korktuğunu gördüm.



"Babam?"



Duvara yeniden baktı.



"Bu burada olmamalı."



Ne olduğunu sordum.



Bu kez beni duymadı.



Duvara yaklaştı.



Elini tekrar aynı yere koydu.



Ve duvarın içinden bir ses geldi.



Bir tıkırtı.



Sonra bir tane daha.



Sanki çok küçük bir tırnak, duvarın diğer tarafından vuruyordu.



Tık.



Babam geri çekildi.



Tık.



Ben de geri çekildim.



Tık.



Babam bana döndü.



"Kapıyı kilitledin mi?"



"Ne kapısını?"



"Evin kapısını."



"Sanırım."



"Sanırım deme."



Hızla odadan çıktı.



Ben arkasından gittim.



Koridora çıktığımızda evin giriş kapısı açıktı.



Dışarıdaki apartman boşluğu karanlıktı.



Babam kapının önünde durdu.



Bir süre dışarı bakmadı.



Sadece açık kapıya baktı.



Sonra çok yavaş bir hareketle başını bana çevirdi.



"Sen açmadın mı?"



"Hayır."



"Ben de açmadım."



O anda duvardan gelen ses kesildi.



İkimiz de aynı anda arkamıza döndük.



Koridorun sonunda, babamın odasının kapısı açıktı.



İçerisi tamamen karanlıktı.



Televizyon ekranında ise yeniden görüntü vardı.



Karıncalanma yoktu.



Siyah ekranın ortasında beyaz harflerle tek bir cümle yazıyordu:



BEBEKLER HEP AĞLAR.



Babamın eli kapının koluna gitti.



"Babam, sakın."



Elini geri çekti.



Ekrandaki yazı silindi.



Bir süre hiçbir şey görünmedi.



Sonra yeni bir cümle belirdi.



SEN DOĞDUĞUNDA NEDEN AĞLAMADIN?



Babam bana baktı.



Bu kez yüzünde korkudan başka bir şey daha vardı.



Yıllardır sakladığı bir şeyin artık saklanamayacağını anlamış bir insanın çaresizliği.



Ve o anda, ilk kez doğduğum geceyle ilgili hiçbir şey bilmediğimi anladım.

Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar