“Hepimizin işleri ters gidiyor ve üzgünüz. Bazı şeylere sahibiz ama hep bir şeyler eksik... Bir de herkes yalnız.”
II. Dünya Savaşı öncesi Japonya’sındaki ilk kadın yazarlardan, Tanizaki ve Kavabata gibi isimlerden etkilenen Kanoko Okamoto eserlerinde dönemin sosyal yaşamını ve saplantılı ilişkilerini feminist bir bakış açısıyla kaleme aldı ve Japon feminist edebiyat geleneğinin öncülerinden biri oldu.
İlk kısa roman “Japon Balığı Kargaşası”nda alt sınıftan, Japon balığı yetiştiriciliğiyle uğraşan Mataiçi, saplantılı şekilde âşık olduğu Masako’nun güzelliğine yakın bir canlı yaratmak için çaresizce “mükemmel” Japon balığını üretmeye çalışır. İkinci kısa roman “Yemek İblisi”nde zengin bir aile, kızlarına yemek yapmayı öğretmesi için yakışıklı bir şefi işe alır. Eğitimsiz ve yoksul bir genç olan Betsuşiro’nun arzusu, dahil olduğu bu yeni ortamda saygı görmek ve yemek sanatının “ustası” olarak anılmaktır.
Sonunda, tek yapması gereken ruhsal barış ve aydınlanmanın yolunu bulmaktı. Ölüm dışında bunu sağlayacak başka bir şey var mıydı? Ölüm istisnasız her zaman gelip her şeyi silip süpürecekti. Bu kaçınılmaz durumda soğukkanlılığını korumalı, ayrıca yaşarken sahip olduğu gelip geçici hayatın tadını çıkarmak için elinden gelen her şeyi yapmalıydı.
İnsanlar çok sevdiği yemekleri yedikçe yer ve yemekten hiç bıkkınlık hissetmezler. Bu sevme duygusuyla doğrudan doğruya ortak bir noktaları olamaz mıydı?
"Yemek müzikal bir varlıktır, aynı lezzetin akşama kadar sürmesi mümkün değil. Bir anlık mükemmellik o an geçince ortadan kaybolur. Zira yemeğin en yüce sanat olduğunu söyleyebilmemiz bu niteliğe sahip olmasındandır."