Sen rahipsin, ben Müslümanım; sen yemek yemek istediğini söylüyorsun, ben de veriyorum... Sadece zenginler ayrım yapar, şu senin tanrın, bu benim tanrım diye; yoksul için hepsi birdir. Buyurun, yiyin lütfen.
“Tatarca tanrıya ne diyorsunuz?” diye sordu diyakoz duhana girerken.
Kerbalay soruyu anlamayarak:
“Senin tanrın da benim tanrım da aynıdır,” dedi. “Herkesin tanrısı birdir, farklı olan yalnızca insanlardır. Bazıları Rus, bazıları Türk, bazıları İngiliz... Çeşit çeşit insan var, tanrı ise bir tane!”
“Çok güzel! Mademki bütün halklar aynı tanrıya tapıyor, o halde neden siz Müslümanlar Hıristiyanları ezeli düşman olarak görüyorsunuz?”
Jimnazyum? Üniversite? Hepsi yalan, düzmece! Kötü bir öğrenciydi, kendisine öğretilen her şeyi unuttu. Topluma hizmet? Bu da yalan, zira memuriyet hayatında hiçbir iş yapmadı, bedavadan maaş aldı. Yaptığı hizmet hazinenin parasını zimmetine geçirmek, ancak bunun bir cezası yok.
“İnanç sahibi olduğunuzu söylüyorsunuz,” dedi diyakoz. “Nasıl bir inanç bu? Benim rahip bir amcam var, öylesine inançlı ki, kuraklık olduğunda yağmur duası için kıra giderken dönüşte ıslanmasın diye yanına şemsiyesini ve deri yağmurluğunu alır. İnanç dediğiniz işte böyle olur!
Demek ki, fikirlerimizden, düşüncelerimizden daha güçlü olan başka bir güç, bir kudret var. Savaşın yağmacılık, barbarlık, vahşet, kardeş kanı dökmek olduğunu bas bas bağırıyoruz; bayılmadan kana bakamıyoruz.
Demek ki, fikirlerimizden, düşüncelerimizden daha güçlü olan başka bir güç, bir kudret var. Savaşın yağmacılık, barbarlık, vahşet, kardeş kanı dökmek olduğunu bas bas bağırıyoruz; bayılmadan kana bakamıyoruz.