Biri bana sevgi nedir diye sorarsa söyleyeceğim tek şey şudur ki; Sevgi,hataları affetmek, kusurları görmezden gelmek, kötünün iyisini düşünmektir. Sevgi her çıkmazın çıkışı olduğunun bir göstergesidir .
Sinan Akyüz’ün kaleme aldığı Şahika ve Feraye, iki farklı kadının hayatını ve yaşadıkları zorlukları anlatan etkileyici bir romandır. Kitap, özellikle kadınların toplum içinde maruz kaldığı baskıları ve haksızlıkları gözler önüne seriyor. Okurken bazı sahnelerde üzüldüm, bazı yerlerde ise karakterler adına sinirlendim. Bu da kitabın insana duygu geçirebildiğini gösteriyor.
Şahika ve Feraye karakterleri birbirinden farklı olsalar da kaderleri benzer noktalarda kesişiyor. İkisi de susmaları beklenen, ama içlerinde biriken duygularla hayatta kalmaya çalışan kadınlar. Yazar, bu karakterler üzerinden gerçek hayatta da sıkça karşılaşılan olayları anlatıyor. Bu yüzden kitap bana oldukça gerçekçi geldi.Eğer empati duygusunu alevlendirmek isteyen okurlarımız olursa,bu kitabı çok rahat önerebilirim.
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü, Işık ışık, dalga dalga bayrağım! Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Sana benim gözümle bakmayanın Mezarını kazacağım. Seni selâmlamadan uçan kuşun Yuvasını bozacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder... Gölgende bana da, bana da yer ver. Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar: Yurda ay yıldızının ışığı yeter.
Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün Kızıllığında ısındık; Dağlardan çöllere düştüğümüz gün Gölgene sığındık.
Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı; Barışın güvercini, savaşın kartalı Yüksek yerlerde açan çiçeğim. Senin altında doğdum. Senin altında öleceğim.
Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim: Yer yüzünde yer beğen! Nereye dikilmek istersen, Söyle, seni oraya dikeyim!
“Kurşunların da Rengi Var” adlı kitabı okurken, belki de şimdiye kadar okuduğum hiçbir eserde bu kadar yoğun bir şekilde olayları gözümde canlandırmadım. Her bir cümle, her bir kelime sanki özenle seçilmişti ve okur olarak beni hikâyenin tam ortasına çekiyordu. Okudukça sadece bir metni takip etmedim; yaşananları hissettim, korkuyu, belirsizliği ve küçücük bir kalbin taşıdığı kocaman umudu iliklerime kadar yaşadım.
Henüz yedi yaşında olan bir kız çocuğu… Savaşın ne anlama geldiğini bilmeden, hatta belki kelime olarak bile tanımadan, bir anda savaşın acımasız yüzüyle karşı karşıya kalıyor. O yaşta bir çocuğun tek derdi oyun oynamak, hayal kurmak ve güvende hissetmekken; onun dünyası silah sesleri, kayıplar ve korkuyla çevriliyor. Bu masumiyetle bu kadar büyük bir yıkımın yan yana gelişi, kitabı okurken beni en çok sarsan noktalardan biri oldu.
Beni asıl derinden etkileyen şey ise bu hikâyenin bir kurgu olmaması. Yazar, yedi yaşındayken yaşadıklarını kelimelere dökmüş ve her bir sayfa onun için hayata tutunmanın bir yolu olmuş. Kitap boyunca anlıyoruz ki yazmak, onun için sadece yaşananları anlatmak değil; aynı zamanda umudu canlı tutmak, unutulmamak ve unutturmamak anlamına geliyor. Her sayfa, karanlığın içinde yakılmış küçük bir ışık gibi.
Bu kitap, savaşın sadece cephede değil, çocukların kalbinde ve hafızasında da izler bıraktığını çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Okurken zaman zaman boğazım düğümlendi, zaman zaman durup düşünmek zorunda kaldım. “Kurşunların da Rengi Var”, benim için sadece okunup bitirilecek bir kitap değil; insanın vicdanına dokunan, uzun süre etkisi geçmeyen bir tanıklık. Bu yüzden gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, herkesin okuması ve üzerine düşünmesi gereken çok güzel bir eser.
Çoğu insan anlamadan sevemezsin diye düşünüyor. Oysa tam tersi doğru olabilir: sevmeden anlayamazsın. Anlamak, içine nüfuz edebilmek, ahiret makamına geçebilmek için sevmen lazım. Ve bu ancak teslimiyetle olur.
Modernite, yani batı uygarlığının temelinde yer alan zihniyet;” rasyonel bir dünya kurarım ve bu dünyada mutlu yaşarım. Akıl benim rehberim ve aklın ötesinde, onun üstünde bir başka rehber tanımam” der.
Her gün babamla bakkala gidip sepetimi doldurmak benim hakkim, diyemedim. Agabeylerimle top oynamak istiyorum, size ne erkek değilsem, top oynamayi seviyorum işte, diyemedim. Dum dum diye ses çikaran kudüm isterim, bum bum kurşun seslerini degil. Okula baslayacagim, öğrendigim harfleri öğretmenime göstereceğim. Kış gelince, kar yağacak, dağa gideceğim, kartopu oynayacağim. Dağlardan yağan kurşunları istemem.
Çocuk... Kimse çocuk muyum, diye sormadi bana. Yüzüme kimse bakmadi o kurşunlari yollarken. Neler ister bir çocuk, hayallerim nedir diye sormadilar. Çocukluk denilen bir dönem yaşamama izin vermediler.
Kimin örtüsü,kimin bardağı daha güzel bakışları atılırdı masadan masaya.Ve yardımın dağıtılmasını öyle sabırla ve mutlulukla beklerdik ki… Evet ,mutluluk için bu yetiyordu inanın.
Savaşta işte sevmediğiniz şeylerde değerli oluyor. Daha doğrusu neye değer verip neye değer vermeyeceğinizi daha iyi anlamaya başlıyorsunuz, hele de çocuksanız aklınızda kalan yarım yamalak bir çikolataysa o yarımın da yeri bambaşka oluyor…
Bazen pes etmek istiyorum.Ders çalışmayı bırakmak istiyorum ama sonra da aklıma getiriyorum ki pes edersem, aslında kaybettiğim ders değil, kendim olurum.
Sinan Akyüz’ün Yağmur’un Gelini adlı kitabı, aslında bir nefeste okuyup bitirilebilecek bir eserdi. Ancak okul sınavları nedeniyle okumayı yarım bırakmak zorunda kalmıştım. Bugün son satırlarını okurken içimden sadece şunu geçirdim: “Umut güzeldir; yeter ki umudu kesmeyelim.”
Başladığınız her kitabı bitirmek zorunda değilsiniz.bazı kitaplar size sadece bir cümle,bir paragraf veya bir bölüm öğretmek için yazılmıştır.Buda sorun değildir .
Sevdiğin bir varlığın hatlarını hayalinde canlandırmaya çalıştığında geçmişten o kadar çok anı belirir ki,bu anıları,gözyaşları arasındaymış gibi bulanık görürsün .Bunlar hayal gücünün gözyaşlarıdır.