Kendim olmalıyım, diye tekrarlıyordum, onlara hiç aldırmadan, onların seslerine, kokularına, isteklerine, sevgilerine ve nefretlerine aldırmadan kendim olmalıyım ben, kendim olmalıyım, diye tekrarlıyordum, sehpanın üzerinde memnun duran ayaklarıma ve tavana üflediğim sigara dumanına bakarak; çünkü kendim olamazsam onların olmamı istedikleri biri oluyorum ve onların olmamı istedikleri o insana hiç katlanamıyorum ve onların olmamı istedikleri o dayanılmaz kişi olacağıma hiçbir şey olmayayım ya da hiç olmayayım daha iyi, diye düşünüyordum.
Pazar günleri, hayatın intikam günleri.Neşeli başlasın ve öyle geçsin diye gayret edildikçe insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günler.
Bir çocuğu kaybettiğİnizi ne zaman anlarsınız? Tek bir anıdan müteşekkil olamaz, bu küçük aşamalarda gerçekleşen bir şey. Tuhaf, küçük değişiklikler, farkına bile varılmayan detaylar. Fakat mutlaka bir başlangıç noktası olmalı, aniden sıçrayan bir mesafe. Aile ve çocuk arasında bir uçurum. Bu uçurum bir kez oluştu mu kopuş sadece devam eder. Çünkü en başından yoktur, değil mi?
Hayatta ki en önemli şey sence ne?' diye sordum. Biliyor musun ne dedi? 'Özgürlük.' Bunu duymak beni gerçekten üzdü. Çünkü hayattaki en önemli şeyin ben olduğumu söyleyeceğini sanıyordum.
Ansızın bu dünyada hiç yaşamamış olduğu hissine kapılması onu şaşırtmıştı. Bu doğruydu. Hiç hayatını yaşamamıştı. Hatırlayabildiği çocukluk döneminden beri yaptığı tek şey sadece sabretmekti.
İçimizde yaşamayı sürdüren çocuğa kulak vermeliyiz. O çocuk, büyülü anın hangi an olduğunu bilir. Onun gözyaşlarını kolayca bastırabiliriz, ama sesini boğamayız. O çocuk, varlığını hep sürdürür. O küçücük çocuklara ne mutlu ki gökyüzü krallığı onlarındır. Yeniden doğmayı bilmezsek, yaşama, çocuk gözlerimizin saflığıyla ve heyecanıyla yeniden bakmayı başaramazsak, yaşamımızın bir anlamı kalmaz.
Koltukta kamburu iyice çıkmış durumda oturan, kapkara melankoli dalgaları içine gömülen eski padişah sigara üzerine sigara tüttürüp odayı dumana boğarken "Annem ölmeseydi bunlar başıma gelmezdi." diye düşündü. "Son ihtilal bile. Şu dünyada en kötü şey annesizlik."
Bazen insan, konuştuğu kişi daha ağzını açmadan neler söyleyeceğini bilir. Bilir ama duymak istemez. Çünkü duymak üzere olduğu şeyleri zamanında gayet güzel paketleyip sağlam bir sandığın içine kilitlemiş ve zihninin tavan arasında en karanlık köşeye saklamıştır. Şimdi tavan arasının kapısının açılacağını, içeriye ışık girmeye başlayacağını bildiği için duymak istemez.
Her şeye karşın, yüreğin belleğinin kötü anıları sildiğini, iyileri büyüttüğünü, geçmişe katlanmayı bu hile sayesinde başardığımızı bilmeyecek kadar gençti daha.
Bir yeri iyi ya da kötü yapan içeride sürdürülen hayattan ziyade, orada sıkışıp sıkışmama hadisesidir bana kalırsa. İnsanın kendini içine hapsedilmiş hissettiği, dışarı çıkmakta güçlük çektiği her yer kötüdür. Burada sözü edilen sevgi dolu insanlardan müteşekkil sıcacık bir yuva olsa bile. Ki bütün yuvaların sıcak olduğunu söylemek cehennemi; sevgi dolu olduğunu söylemek de şeytanı hafife almak olur.
"Hiçbir yere gidecek değiliz. Burada çocuk sahibi olduk, o yüzden burada kalacağız." "Ama daha hiç ölen olmadı. İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir."
Bazı anıların açtığı yaralar kapanmaz. Zaman geçtikçe anılar bulanıklaşmıyor aksine geriye bir tek o anı kalıyor ve diğer her şey yavaş yavaş yok oluyor.