Kasabada hırpalanmış bir ceset bulunmasıyla başlar. Bu olay, herkesin mükemmel göründüğünü sanılan hayatların aslında ipe dizilmiş boncuklar gibi olduğunun gösterdi. Polise, psikolojik gerilim dolu bir kitap. Katil zanlısı bulduğunu sanıyorsun ama öyle olmadığını kitabın sonunda anlıyorsun. Hiçbir şey göründüğü gibi değil.
Berlinli bir avukat olan Diana Wagenbach, eşinin ihanetini öğrendiği bir dönemde teyzesinden kendisine kalan gizemli bir mirası keşfeder. Bu miras onu önce İngiltere’deki eski bir malikâneye, ardından köklerinin dayandığı Sri Lanka’ya (eski adıyla Seylan) kadar götürür. Geçmişle Bugünün Bağlantısı: Hikâye iki farklı zaman diliminde akar. Bir yanda modern dünyada kendi hayatını yoluna koymaya çalışan Diana, diğer yanda 19. yüzyılın sonunda Seylan’daki çay plantasyonlarında yasak bir aşkın ve ağır bir kehanetin gölgesinde yaşayan büyük büyükannesi Grace...
Bacılar Bölüğü bu kez iki kola ayrılıp iki farklı suç mahallinde soruşturma yürütüyor. Başkomiser Perihan ve Savcı Yelda KKTC'nde eski bir milletvekilinin cinayetini araştırırken, Ayla ve yardımcısı Hasret Tarlabaşı'nda işlenen bir suçun dosyasına talip oluyor. Birbirinden tamamen bağımsız olan bu iki vakanın soruşturmaları derinleştikçe ortaya hiç tahmin edemedikleri bir tablo çıkıyor.
Sabri Gündoğdu kendi halinde yaşan biri nasil oldu ise onu aramayan sormayan kardeşlerinin bir anda kendilerin kurduğu kumarbaz oyunun içinde bulur. Ölüm yakıştı mı? Bence hayır.
Vixit, Latincede 'yaşadı' anlamına geliyordu. Eski Romalılar biri dünyadan göçtüğünde 'öldü' yerine bu sözcüğü kullanıyor, mezar taşına yazıyorlardı."
-Kumarbaz, s. 30
"İç savaştan kaçtık diyorlar ama asıl savaş insanın kendi içindekidir. Nereye gitsen cephe hattı seninle gelir
"Beş Kutsal Yara" (veya Beş Mübarek Yara), Katolik geleneğinde İsa Mesih'in çarmıha gerilme sırasında aldığı beş spesifik yarayı ifade eder. İngiltere'nin sakin sahil kasabası Weston-super-Mare'de işlenen tüyler ürpertici cinayetleri konu alır. Kurbanlar, Hz. İsa'nın çarmıha gerilişini simgeleyen "Beş Kutsal Yara" (eller ve ayaklardaki çiviler, böğründeki mızrak yarası) taklit edilerek öldürülmektedir.Matt Brolly'nin bu sürükleyici polisiye romanı, Dedektif Blackwell'in karmaşık bir katille olan zamana karşı yarışını anlatır. Matt BrollyBeş Kutsal Yara
Baba gidince, insan içinde bir boşluk birakir, dağılan anilar, sessiz odalar... Ve orada ölüm, uzun bir bekleyiş olur... Bahçıvan ve Olüm"........
Babalar hakkında yazmak daha zordur. Belki de annenizle ara-nızda görünmez bir göbek bağı varlığını çocukluğunuz boyunca sürdürdüğü içindir; anne hep yanınızdadır, öğle yemeğini hazır-lar, hastayken size o bakar, elini alnınıza koyar; anne, içinde yüz-düğünüz hava gibidir. Baba bambaşka bir şeydir - puslu, belirsiz ve karanlıktır, bazen korkutucudur, çoğu zaman ortada yoktur, sigarasının şnorkeline kenetlenerek başka sularda ve bulutlarda yüzer.
Nobel ödüllü yazar İvo Andriç'in başyapıtı olan "Drina Köprüsü" (Sırpça: Na Drini ćuprija). Bu roman, sadece bir köprünün hikayesini değil, o köprü üzerinden geçen koca bir tarihin, imparatorlukların ve insan hayatlarının panoramik bir dökümünü sunar. İşte bu klasik eserle ilgili kısa bir özet: Kitabın Teması ve İçeriği Zaman Çizelgesi: Hikaye, 16. yüzyılda Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa'nın emriyle Vişegrad kasabasına inşa edilen köprüyle başlar ve Birinci Dünya Savaşı'nın başına kadar yaklaşık 400 yıllık bir süreci kapsar. Merkez Karakter: Romanın asıl kahramanı bir insan değil, Drina Nehri üzerindeki o görkemli taş köprüdür. Köprü; savaşlara, sellere, isyanlara ve nesillerin değişimine tanıklık ederken sarsılmaz bir şekilde ayakta durur. Kültürel Mozaik: Eser; Osmanlı yönetimi altındaki Bosna'da Müslüman, Hristiyan ve Yahudi toplumlarının bir arada yaşayışını, aralarındaki gerilimleri ve ortak kültürü ustalıkla işler.
Büyülü Gerçekçilik: Gabriel García Márquez ile özdeşleşen "büyülü gerçekçilik" akımının en başarılı örneklerinden biridir. Doğaüstü olaylar, günlük hayatın sıradan bir parçasıymış gibi anlatılır. Konusu: Şili'nin siyasi çalkantılarla dolu yakın tarihini (isimlendirilmese de net bir şekilde hissedilir), Trueba ailesinin üç kuşağı üzerinden anlatır. Ailenin sert mizaçlı reisi Esteban Trueba ve durugörü yeteneklerine sahip eşi Clara del Valle merkeze yerleşir. Temalar: Siyaset, sınıf çatışması, kadın hakları, intikam, aşk ve aile bağları kitabın temel taşlarını oluşturur. Isabel Allende
Selim, düşünceleri nedeniyle baskı gören, hapis yatan idealist bir yazardır. Leyla ise bu süreçte hem ailesini ayakta tutan hem de Selim'e destek olan güçlü bir figürdür. Roman, çiftin aşklarının yanı sıra, Türkiye'nin karanlık politik ortamında hayatta kalma mücadelesi anlatıyor.
Ülkü Tarmer'in dizesini hatırlıyorum:
"İçime çektiğim hava değil,gökyüzüdur. Bu gökyüzü, tüm bu yalnızlığımızın, bu yeni başlangıcın sessiz bir tanığı.
Selim: Vatan haini değildik; bizi vatandan uzaklaşmak zorunda bırakanlardi hain.
Cehalet, bilgiyi, karanlık, aydınlığı doğuyordu bu topraklarda. İnsanları hep ikiye ayırırlar: kadınlar-erkekler, zenginler-yoksullar, Kuzeyliler-Güneyliler. Ama bu taş duvarların ardında tüm ayrımlar kaybolur; geriye tek bir çizgi kalır: içeridekiler ve dışarıdakiler.
"Düşünceleri daima isabetli olan amcam bir gün beni sokakta durdurup sordu:Zebaninin cehennemdeki ruhlara nasıl işkence ettiğini biliyor musun?'
'Hayır,' dediğimde, 'Onları bekletir,' diye yanıtladı."
Carl Jung
insan insanın zehrini alır. Ama onu zehirleyenler de insandı; başka insanlardı, soğuk, uzak, acımasız insanlar. O zaman belki de doğru olan şuydu: Seven insanlar birbirinin zehrini alır, birbirine şifa olur, birbirini kurtarır. Böylesi daha gerçek, daha insaniydi. Sartre'ın, "Başkaları cehennemdir," sözüyle de çelişmiyordu bu; çünkü yaşamınız boyunca size değenlerin bazıları cehennemi yaşatır -ayazda titretir, demir parmaklıkların ardında çürütür- bazılarıysa cenneti sunar; sıcacık bir kucakla sarar, masum bir gülüşle hayata döndürür.
Kitap, Truva Savaşı'nın bitiminden hemen sonrasını ele alır. Truva düşmüş, şehir yağmalanmış ve erkeklerin çoğu öldürülmüştür. Hikaye, efsaneleri kahraman erkeklerin değil, savaşın asıl yükünü omuzlayan kadınların gözünden anlatıyor.
yazarın bir önceki eseri olan Kızların Suskunluğu'nun devamı niteliğindedir. Pat Barker, antik dünyayı modernize etmeden, ancak modern bir duyarlılıkla ele alarak kadınların sesini tarihin tozlu sayfalarından gün yüzüne çıkarıyor.
Alıntı
Savaş bittiğinde erkekler için her şey biter;
ama kadınlar için asıl mücadele, yani hayatta
kalma ve esaret altında kimliğini koruma
savaşı o zaman başlar."
Bazı yaralar o kadar derindir ki, çığlık atmak yerine sessizliğe bürünürler. Troyalı kadınların sessizliği, Yunan ordusunun zafer naralarından daha gürültülüydü."
"Tarihi yazanlar kazananlardır, ancak hikayeyi yaşayanlar her zaman kaybedenlerin arasındaki kadınlardır."
Her şey insanların kötülüğü ve acımasızlığında anlamını yitiriyor. Geriye sana kalan bu acı tecrübeler oluyor... *Kadın bence dağın altındaki topraktır. Eğer toprak kayarsa,üstündeki dağ yıkılır. #ortadoğudabirçocuk
Saatin içindeki kum taneleri gibi parmaklarının arasından akıp giderken hayat, hikâyeleriyle birbirini tamamlayan iki âşık, belirsizlik içinde sevgilerini var ediyor. Ama bazen kum saati sadece akmıyor, yere düşüp kırılıyor, kumlar ortaya saçılıyor. Böyle anlarda ailenin sadece huzur ve güzelliği değil geçmişe terk edildiği sanılan hatıraları, marazları da taşıdığı anlaşılıyor.
İki âşığın genetik bir hastalıkla kesişen yolları bir noktada ayrılsa bile biri İstanbul’da, diğeri New York’ta aynı nefesi alıp vermeyi sürdürecekler… nefesleri yettiği sürece. Ayfer Tunç, ilmek ilmek işlediği cümleleriyle modern bir destan yazıyor. Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura ailenin, arkadaşlığın, sadakatin, hastalığın ama en çok deliliğin ve acının öyküsü. Çünkü âşıklar delidir ve deliler acı çeker.Umutlandı. Yüzü açık kalmış bir kitap gibiydi, aşk hakkında hiç söylemediği sözler satır satır okunuyordu. Mucizeler her zaman beklenir hayattan. Aşkın kendi varlığından gelen, iyileştirici bir gücü vardır ve kıyaslanacak olursa, aşkla geçen zamanın özgül ağırlığı, saatlerin gösterdiği zamanınkinden kat kat fazladır.
Aşk zamanın yoğunluğunu arttırmaya muktedir olan tek kimyadır.
bir dergâhta kesişen birbirinden farklı hayatları anlatıyor. Yoldan çıkmış bir şeyh oğlu, modern dünyaya ait bir plaza kadını, intihar etmeye çalışan yaşlı bir adam ve bir gelini kaçıran genç, kendilerini aynı mekânda, yani eski bir dergâhta bulur. Tarık Tufan
Alper Kamu adlı beş yaşında kendi kendine okuma-yazmayı sökmüş, Nietzche ve Oğuz Atay okuyan, Şostakoviç dinleyen bir çocuğun komşuları Hicabi Amca'nın ölümünü araştırmasını anlatır.
Boyundan büyük işlere karışan Alperin mücadelesini okuyacaksin.. Üç bölümden oluşuyor Oğullar ve Rencide Ruhlar", "Cehennem Çiçeği" ve "Kıyamet Park"
Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürümeye başlar.
“İlk kez geçmişi ustalıkla sakladığımı fark ettim; tüm bu acı dolu anıları zihnimin en ücra köşesine itmiş, kapıyı kilitlemiş, anahtarı da fırlatıp atmıştım. Ama şimdi o kapı ardına kadar açılmıştı.” Sarah JioYaşanmamış Hayatlar
Yazarla tanışmam yeni değil ikinci kitabı . Üç bölümden oluşuyor. Küçük kadınları büyük sorunları ile baş etme çabasını okudum. Melek ve İnci Koca dünyada iki mahsum.
İnsan annesine küsünce bir daha çocuk olamıyormuş. Sayfa 9 - Doğan Kitap · Kitabı okudu
Kitabı okurken birçok duyguyu hissettim, ve iyi ki et yemiyorum dedim.
İnsanoğlu bu kadar gözü aç yok etme duyguyu sahip .
Kitapta hayvanlardan oluşan bir virüs nedeniyle et sıkıntısı çözmek için kendi türünü insanoğlunu sofraların önüne seriyor. İnsanoğlu hayvanlara uyguladığı şiddeti Kendi türüne yapıyor. Ürkütücü olsada gelecek bize neyi gösterir kitapta önünüze seriyor açıkça.