“Ya Rabbi, bu imtihanı bana verdin. Bilirim ki bu imtihandan başarıyla çıkmam gerekiyor. Ama gereken desteği, himmeti, bilgiyi ve güzelliği de bana lütfet.” demeliyiz.
Hepimizin hayat içinde teselliye ihtiyacı vardır. Belki de insanın insana şifa, yurt ve sığınak olduğunu daha fazla hatırlamamız gereken zamanlardan geçiyoruz.
Herkesin sıradan bir çiçek gördüğü yerde Allah’ı zikreden nebatatı görmek…
Şu hikaye akla gelsin: “Hazreti Merkez, sadece bu kuru çiçeği buldum,” diyor. “Hepsi zikrediyordu, koparamadım. Bu ölmüştü, onu size getirdim.” İşte böyle bir hassasiyet.
Hayatın sonuna kadar iyilik çabası devam etmelidir. Geçmişte işlediğin kötülükler, zalimlikler, nefsine ettiğin kıyıcılıklar… Tüm bunları örtecek bir sevap mutlaka vardır.
Bazı insanlar öyle büyük bir ümitsizlik buhranı içinde oluyorlar ki… Sen seçildin. Yeryüzünde bir varlık kazandın. Burada olmanın bir muradı bir anlamı var. Bunu keşfetmek zorunda olan sensin.
Yalnızlık meselesi, modern dünyanın yeni bir salgını haline geldi. İnsan, ülfetle rahatlayan bir varlık. Kendi yüzünü bir başkasının yüzünde seyretmek, hikayesini anlatmak ve bir başkasının hikayesini dinlemek isteyen bir varlık. Anlattıkça rahatlıyoruz, dinledikçe ise başkasının sevincine ve kederine ortak oluyoruz.
Merhum Fethi Ağabey’den bir söz aktaralım: “Hal saridir.” Yani, siz bir zatın hâlini, hareketlerini, davranışlarını görüp onunla beraber bulunduğunuzda, o hal size de sirayet eder.
1/2 Çünkü yıkıcı duygular yalnızca bizi değil, insanlarla olan münasebetlerimizi de bozuyor. Oysa her yıkıcı duyguyu onarıcı bir hale getirerek rahatlayabilir, şifa bulabiliriz.
1/1 Yıkıcı, tahrip edici duyguları; yapıcı, onarıcı duygulara dönüştürerek hem ülkemizin hem insanımızın hem de dünyanın imarına katkıda bulunalım. Öfkeyi adalete, incinmişliğe başka varlıklara merhamete çevirelim.
Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hicret’le beraber Medine’ye geldiği anda devleti kurdu. Nizam… İslam böyle bir şey. Nizam getiriyor. Dünyevi hayata, pratiğe, kalbe, bedene… Her şeye nizam getiriyor.
Hak namına konuşmak önemli bir mesele. Sessiz kalmamak gerekiyor. Bazen yanlış bir şeyi görüp “Bana ne!” diyoruz ya da “Bulaşmayayım.” diyerek geri çekiliyoruz. Ama hakkı savunmak değerli bir şey.
“Başkayerdecilik” diye çevirebileceğimiz bir kavram var. Hayatın hep kişinin olmadığı yerde daha iyi olduğu düşüncesi… Aslında bu eşle değil, başka bir memlekette yaşasaydım daha mutlu olurdum. Türk değil de Fransız olsaydım, hayatım daha güzel olurdu, gibi düşüncelerle mutluluğu hep dışarıda tanımlayan, dışarıda olduğunu zanneden bir vehim hali…
Anlam veremediğimiz şeyler bizi daha çok korkutur. Hayatınızda mantıksız, iz bırakmayan ama sizi uykusuz bırakan o gizli korkularla nasıl baş edeceksiniz?
Hayat ile ölüm arasındaki o ince çizgi… Sevdiklerimize veda etmenin ağırlığını, ölümün bazen kapımızda sessizce bekleyen bir yabancı kadar yakın olduğunu ve insanın en büyük acısının "gitmek zorunda olmak" ile "geride kalanların kederi" arasında sıkışmak olduğu gerçeği…
Hayatın anlamını sorgulayan bir insan, modernitenin sunduğu anlamın kendisini tatmin etmediğini fark ediyor. Belki bunu açıkça dile getiremiyor ama aslında hissettiği şey bu… Çünkü insan, hayatın manasını arıyor. Sevmek ve sevilmek istiyor. Bu çok önemli bir söz… Demek ki kalbi, gerçek sevgiyi hiç tatmamış. Sevgi yerine menfaati tatmış ama menfaati sevgi sanmış.
Günümüzde insanlar belli bir yaşa geldiklerinde, “Hayattan sıkıldım!” diyerek eşlerini, ailelerini terk edebiliyorlar. “Hayatın manasını aramak istiyorum!” diyerek uzun yılların emeğini geride bırakıyorlar. Özellikle modernleşmeyle birlikte “bağları koparma” düşüncesi yaygınlaştı.
Günümüzde her türlü hazzı sınırsızca yaşamak isteyen insanlar için “özgür” diyebilir miyiz? Oysa bu insanlar nefislerinin ve arzularının kölesi olmuşlardır.