Her satırı içimizden, her satırı günümüzden izler taşıyan bir eser. Okurken Rize’nin insanını, sokaklarını ve yaşamını her köşesinde hissedebileceğiniz bir kitap.
Kısa kısa metinlerden oluşması, akıcılığı artırırken metinler arasında görünmez bir bağ kurarak bütünlük hissi veriyor. Bir nefeste okunabilecek, sade ama etkileyici bir anlatımı var.
Kısacası, hem dili hem de duygusu açısından güçlü bir çalışma. Mutlaka okunmasını tavsiye ederim.
Ahir zamanda, bu dünya koşturmacasında, nefsimizin bizi bu denli zorladığı bu günlerde, oturup nefes aldıracak bir kitap… Canım Peygamberimin edep ve ahlakıyla yol gösterici olduğu, önemli dersler alıp kendimi değiştirmeye söz verdiğim, bana çok iyi gelen bir kitap. Mutlaka okuyalım.
Hiç bitmesin istediğim kitaplardan biriydi… Hayatın karmaşasında insanı durdurup nefes aldıran satırlara sahipti… Okuduğum ve gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim kitaplar listemin en başında yerini aldı.
Kitabı iki saatte bitirdim. Zaten oldukça inceydi. Kardeşimin okulunda yapılan ödüllü bir yarışma için okutuluyordu, ben de ona yardımcı olmak için dikkatlice okudum. İlginç bir kitaptı ama çok akıcı değildi. Yine de yaratıcı ve düşündürücü yanları vardı. Açıkçası tavsiye edebileceğim bir kitap değil.
Bir solukta okudum dediğim kitaplardan biri oldu. Kurşunların da Rengi Var’ın yazarı Emine Hanım şu an yolda ve Rize’ye geliyor. Yarın kendisiyle sohbet etme şansına sahip olacağım. Kitabı bugün aldım ve yaklaşık altı saat içinde bitirdim.
Her satırında savaşın insan ruhunda açtığı yaraları, kaybolan hayatları ve sessiz çığlıkları hissettim. Kurşunları yalnızca bir silah değil, acının ve vicdanın rengi olarak anlatıyor. Henüz kendime gelemedim…
Beni en çok etkileyen şey, bu satırların yaşanmış olması ve yaşayan kişi tarafından kaleme alınmış olmasıydı. Emine Hanım’ın bizzat yaşayıp yazdığı anılar, kitabı çok daha gerçek ve sarsıcı kılıyor. Yarın, sayfalarda karşıma çıkan o küçük on yaşındaki kızla tanışacak olmak, okuduklarımı bambaşka bir anlamla dolduruyor.
Yazarın yarın katılacağım söyleşisi için bugün alıp beş saat boyunca aralıksız okuyup bitirdiğim nadir kitaplardan biri. Bu beş saat, beni ahir zamandan alıp bambaşka bir atmosfere götürdü. Kitap oldukça faydalı, üstelik sade ve açık bir dille yazılmış.
Kitap, sadece bir geleneği eleştirmekten ibaret değil aynı zamanda hadis ilmine nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair çok yönlü bir bakış açısı sunuyor. Yavuz Köktaş’ın anlatımı öyle akıcı ve yalınki, konunun teknik tarafları bile seni boğmadan ilerliyor. Ehl-i Hadis’in tarihsel arka planını, metodolojisini ve bu doğurduğu sonuçlarını sistematik bir şekilde anlatması, kitabı gerçekten değerli kıldı.
En sevdiğim noktalardan biri, yazarın eleştirel yaklaşımının kırıcı değil daha çok düşünmeye sevk eden, tartışmaya açık bir çizgide olması. Böylece okurken sadece bilgilenmiyorsun, aynı zamanda bir yolculuğa da çıkıyorsun. Hadis geleneğinin tarih boyunca nasıl şekillendiğini ve özellikle modern dönemde hangi fikrii temeller üzerine oturduğunu sade bir dille ortaya koyması eseri hem akademik hem de genel okuyucu için oldukça erişilebilir hale getiriyor.
Kısacası, hem diliyle hem içeriğiyle gerçekten dolu dolu bir çalışma. Bu tür konulara ilgi duyan herkesin kütüphanesinde bulunması gerektiğini düşünüyorum. Yarın kitabımı doğrudan yazara imzalatacağım için ayrıca heyecan duyuyorum.
Kitap, adının aksine okuru pek de mutlu etmeyen, ama düşündüren bir kitap. Okudukça mutluluk kavramının aslında ne kadar göreceli olduğunu fark ettim. Roman, töre ve namus gibi kavramların insan hayatından daha önemli sayılmasını sorgularken, bunu abartısız ama etkileyici bir şekilde yapıyor.
Meryem karakteri beni en çok etkileyen kişi oldu. Çok konuşmayan ama yaşadıklarıyla insana ağırlık çöktüren bir karakter. Onun yaşadıkları, özellikle kadınların bazı toplumlarda nasıl sessizce acı çekmek zorunda bırakıldığını gösteriyor. Meryem’i okurken oldukça öfke, zaman zaman da çaresizlik hissettim.
Cemal’in değişimi bana umut verdi. Başta töreye körü körüne bağlıyken, vicdanıyla yüzleşmesi romanın en güçlü yanlarından biri. Bu bana insanların her koşulda değişme ihtimali olduğunu düşündürdü.
Profesör İrfan karakteri ise her şeye sahip olup mutlu olamayan insanları canlandırdı gözümde. Onun yalnızlığı, maddi imkanların ya da eğitimin tek başına mutluluk getirmediğini çok net gösteriyor.
Velhasıl kitap, okuru rahat ettirmeyen ama bitirdiğinde insanda iz bırakan bir kitap. Bence bu roman, sadece bir hikaye değil, insanı kendi değerlerini ve bakış açısını sorgulamaya davet eden güçlü bir eser. Tavsiye ederim.
Mustafa Kutlu. Nedendir bilmiyorum, bana lise sıralarından bugüne hep bir amcammış hissiyatı vermiştir kitaplarından… Mustafa Amca!
Kitap ismiyle dikkatimi çekti en çok. Müslümanlık ne güzel şey ya Rab, sadece sesi değil, “ezan” demek bile sonsuz huzur sebebi. Velhasıl, kitabın adı kıymetli benim için. Hemen okumak istedim.
Çok fazla karakter olmasından ötürü bu gibi fazla karakterli kitapları kapağını kapatmadan hemen okuyup bitirmek isterim; yoksa kopuyorum hikayeden… O kadar içimizden, bizden karakterler ve hikayelerdi ki… Hiç izin vermedi kopmama sayfalar…
Mustafa Kutlu, yine bizi biz yapan değerlere, geleneklere o kadar güzel dem vurmuş ki… İyiliğe olan inancımı yine tazeledi. Belki de bu yüzden bende “Mustafa Amca”… Kim bilir. Kalemine sağlık.
Saat 02:40… Bir solukta okuyup gecenin bu saatinde bitirdiğim bir kitap. Sıcağı sıcağına yazmak istedim duygularımı. Boğazımda kocaman bir yumruyla kapattım son sayfayı, itiraf ediyorum… Ah Fidan!
Oldukça etkileyici bir romandı. Belki de gerçek bir hikayeden ilham alınarak yazılmış olması, yaşanan her şeyin daha da içime işlemesine neden oldu. Sinan Akyüz’ün tüm kitaplarını okumuş bir okur olarak yine şaşırtmadığını, yine kalemiyle içime dokunduğunu söylemeliyim.
Kısacası, çok beğendim. Uzun süre etkisinden çıkamayacağım bir hikaye oldu.
Rize Yeşilay Kadın Komisyonumuzun bu ayki kitabı olan Saraybosna Günlüğü bitti. İçim acıyarak kapattım kitabı.
Juan Goytisolo, Bosna Savaşı’nın en karanlık dönemlerinde Saraybosna’ya giderek şehirde günlerce yaşamış, gördüklerini ve hissettiklerini bu kitapta toplamış. Yazarın anlattıkları vicdana dokunan, insanın içini kanatan sahnelerdi. Bombaların gölgesinde büyümeye çalışan çocuklar, günlük hayatın içinde ölümle iç içe yaşayan aileler ve her şeye rağmen direnmeye çalışan bir şehir.. Sayfaları çevirdikçe, Saraybosna’nın o zor günlerinde insanların nasıl bir umuda tutunduğunu düşündüm.
Kitabı kapattığımda içimde buruk bir ağırlık kaldı. Ama aynı zamanda, yaşananların unutulmaması ve bir daha yaşanmaması için anlatmanın, okumanın ve farkındalık oluşturmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördüm.
Neşe Cengiz’in Gün Doğmadan Neler Batar kitabını okuduğumda, kısa sayfa sayısına rağmen ne kadar yoğun bir anlatım sunduğuna şaşırdım. 104 sayfa ama her cümlesi üstüme düşünce gibi çarpıyor.. hayatın karmaşıklığını, insan hatalarını ve toplumdaki gözlemleri öyle bir sembolik dille anlatıyor ki, farkında olmadan kendimi Fahri’nin yerine koyuyorum. Fahri, yaptığı bir hatayı düzeltmek istiyor ve bu arayış onun vicdan muhasebesini gözler önüne seriyor. Okurken “Acaba ben de böyle bir durumda ne yapardım?” diye düşündüm. Yazar karakterleri ve toplumsal tipleri öyle zekice sunmuş ki, “insan suretiyle gezen canavarlar” metaforu gerçekten etkileyici. Safdiller, sinsiler, temizlik hastaları… Her biri hayatın farklı yönlerini yansıtıyor ve bazen kendimden parçalar bulduğum karakterler oluyor. Kitabın dili de ayrı bir keyif. Mizah var, ama sorgulayıcı bir tonla. “Bak, şuradaki aynı ben” dediğiniz anda anlıyorsunuz ki, yazar sizle konuşuyor, sizi gözlemliyor, hatta belki biraz da sizi test ediyor. Kısa sayfa sayısına rağmen düşündürmeyi başarıyor, bazı cümlelerde durup içimde tekrar tekrar dönüp düşündüğüm oldu. Okuduktan sonra hissettiğim şey, Bu kitap küçük ama derin. Hayatın, hataların ve ikinci şansların üzerinde biraz daha uzun düşünmek isteyen herkesin okuması gereken bir kitap.
Bu kitap bana “zamana direnen duygular”ı hatırlattı. Kırk bir yıl… Düşünüyorum, bir insan kırk bir yıl boyunca bir başka insanı, bir sözü, bir anıyı, hatta belki bir ihaneti unutmadan yaşar mı? General yaşamış. Ve o bekleyişin, o sessizliğin, o gururun altında ne kadar büyük bir yalnızlık yattığını okudukça hissettim. İki eski dostun kırk bir yıl sonra karşılaşması… ama aslında bu, iki kalbin birbirine söyleyemediği her şeyin hikayesi. Henrik’in içinde taşıdığı o sitemi, o gururu, o kırgınlığı hissettim. Bazen konuş artık dedim, bazen susmak belki de daha doğru diye düşündüm. Bazı ilişkiler bitmez, sadece sessizce tükenir sanırım.. “İnsan önemli soruları sonunda daima bütün hayatıyla cevaplar.” Bu cümleyi unutmam sanırım. Çünkü bazen kelimelerle değil, hayatımızla veriyoruz cevabı.