Fırtınanın koynunda uçan kuşlar senindir Denizleri döven öfkeli rüzgarlar senin Bir bela ki bu kararmış göklerden eskidir Sebebi yalnızca sensin, sahibi benim..
Dikilip karşısına Gözlerimi temaşa Etsem korkar gözlerim Bakamaz sendelerim.. Bir feryât gibi ince Duyulmaz dinlenince, Sesler gelir aksimden.. Yitirip düşlerimi Boşlukta gözlerimi Sonsuzluğa dikerek Binlerce yıla denk Hasretiyle kendimin Uzatıp ellerimi Tutsam ellerimden O soğuk ellerimden..
Dili jiletle dans eden kız, susmaktan kanamış.. İzlemekten onu kesildi uykuların cansız nefesi Kalbini hissedince tutup göğsünü kaçmış Neden Allahım, kursakla birlikte yarattın hevesi..
Bu benim gelişlerim kargılı süvarisiyle bir attır Bir yamaçtır bazen gülüşlerin devrilip düştüğü Sonunda ise çaresizce kahkahalar atmaktır Gece kuşlarının irkilip, ihtiyar kurtların güldüğü Delilik bazen, uslanmış gönlümün büyüttüğü Bağlanıp ateşten bir gömlekle denizleri yakmaktır..
Neşter gibi bir şüpheyle sakatlandı hayalim Sıcak alnımda tüten ağrı vazgeçmekle dinmiyor Ben şimdi kahırlı bir gülmek gibi kısa sürmeliyim Sızlayan gözlerimde ince bir kan birikiyor..
Tutsam bu körlükte, var gücümle çekeceğim Kırsam da dalını gururundan titremeyen yaprak Yeşerdiğin ağacın dibini ellerimle eşeceğim Ölmeyi bekleyemem, tek arzum senin gibi olmak..
Hangi rüzgâr sabırla böyle koşar ardından Hangi el nakış nakış gergef dokur adından Susarsam, anlatır mı seni göklere tarih Bensiz olur mu sabah, güler mi kara talih Gelmedin; koptu zincir; parçalandı anılar Sardı bütün ruhumu tükenmeyen ağrılar Kalbimin pembe köşkü harap oldu; gelmedin Bahçesinde açan gül turâb oldu; gelmedin Bil ki kıyamet kopsa, bu ateş sönmeyecek Heyhat!.. Şair mehtaba bir daha dönmeyecek
Ve bilmeden zarif ellerinle gözlerime sürdüğün Bu dağ gölgesi, bu sisli vadilerde yürümek bir başına Adımlarken yalnızlığı ardına umarsız bakmalarla Demek beni çağırıyordun kim olduğumu bilmeden Fena saatlerde yalpalayarak peşinde gezen hüzün Gibi bir adamı, derin bir yarayı ve iyileşmemeyi.. Demek beni çağırıyordun..
Bir eleştiri kitabı hakkında bir şeyler yazmak konu şiir ve şair olunca daha da zor oluyor. Hele de bu kitap “Dünyaya Saldıran Şair” olunca..
Bir tavsiye ile tanıştığım bu kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm Poemıca. Şair “Şiir Hakkında Söylenecek Sözlerin İlki” başlığı altında okurların çoğuyla aynı dili konuşmadığını baştan söylüyor. Ayrıca şiir hakkında bir cümle kurmaya başlayınca şiirin o alanı terk ettiğini ve bunu şiir hakkında cümleler kurmaya alışkın kişilerin bile fark edemeyeceğini ekliyor. Şiire meraklı olduğum için özellikle “şiir hakkında bir cümle kurmaya başlayınca şiirin o alanı terk ettiği” söylemini sevdim. Belki de şiir bir duygudur; özlem, nefret ya da aşk gibi. Onları tanımlamak için kullanılan hiçbir kelime onların gerçek karşılığı değildi, yani şiir gibi. Sanırım artık şiirin ne olduğu sorusuna, kendimce cevap verebilirim.
“Her kelime zihnimizden ona dair bir hareket başlatmasını bekler.” (s.29) Kitap tam da böyle bir etki bırakıyor, okudukça düşündüren ve altını çizeceğiniz bir çok cümle var. Bunun yanı sıra şairin öncüsü olduğu neo-epik şiir kavramı ile tanışıyoruz. Bu kavramı ve şairin şiir görüşünü daha iyi anlayabilmek için “Neo Epik Şiir” adlı kitabı okunacaklar listemde.
İkinci bölüm Lonca, bazı İkinci Yeni şairlerinden: İsmet Özel, Turgut Uyar, Edip Cansever ve Sezai Karakoç ile başlıyor. Şairlerin şiirleri üzerinden eleştiri ve açıklamalarla devam ediyor. Şairlere ayrı başlıklar oluşturulmuş ama Ahmet Muhip Dıranas, Cemal Süreya ve Cahit Zarifoğlu’nun aynı temaya yazılmış üç şiiri bir başlık altında ayrıca incelenmiş. Ardından İlhan Berk, Behçet Necatigil, Süleyman Çobanoğlu, Murat Menteş, Hakan Şarkdemir ve Levent Sunal başlığı ile sona eriyor. Bu bölüm de ilk bölüm gibi okuması hoş ve zevkli. Yirmi sekiz yaşında olan bu kitapta Dylan Thomas, T.S. Eliot (şairin adı sıklıkla geçiyor), Percy Bysshe Shelley gibi birçok önemli isimlerden de bahsedilmiş, okura dünyaya açılan bir kapı aralanmış.
"Gelse de trenden ikimiz insek camları buğulu iki tas çorba bir kitap — çantana korkup tutunmuş kâğıdı samandan şiiri zorba
ve o hışırdayan uykudan geçsek sobanın ayrımsız adaletinden çok büyük bir yağmur işte başlamış kimse çıkmayacak bugün evinden
böyle susuyorum ben çok değiştim sense nasıl denir – hâlâ o kızsın dinle ağlayarak çıkrık sesini işte şu dünyada yapayalnızsın
her neyi dilesek burada olmaz en büyük erdemi bunun, susamak yalar yarasını içte bir geyik hepsi bu kadardır: adı yaşamak." Hudayinabit Süleyman Çobanoğlu
-Şunları bir araya toplayayım. Bir güzel muhabbet edelim- diye düşündüm.; Mutfak işinden de anlarım. Donattım sofrayı. Bayağı uğraştım. Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten, ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim. Bayağı da para gitti. Birinin yediğini öbürü yemez. Ötekinin içtiğini beriki içmez. Dört kişilik sofra kurdum. Mumları da yaktım. Bak hepsi, Erick Satie severdi. Hatırladım. Müziği de ayarladım. Geldiler. 20 yaşında ben, 35 yaşımda ben, 40 yaşımda ben ve bugünkü ben dördümüz. Birden 20 yaşımı, 35 yaşımın karşısına oturttum. 40 yaşımın karşısına da, ben geçtim. yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu. Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi. Yatıştırayım dedim. -Sen karışma moruk- dediler. Büyük hır çıktı. Komşular alttan üstten duvarlara vurdular. Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı. Evin de içine ettiler. Ben de kabahat. Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine… Can Yücel
Geldim… Sözle değil, yürekle. Sessizce ama kararlı, Bakışlarının derinliğinde durmaya geldim.
Geldim işte, Yılların öğrettiği gibi usulca, Kendimden emin, senden etkilenmiş halde…
Ve gözlerine bakarak diyeceğim sana: Geldim…
Geldim… Suskun geçen mevsimlerin ardından, Kalbimde sakladığım en net hisle geldim sana.
Geldim işte… Yorgun değil, umutla. Kırılmış değil, kabullenmiş bir kalple. Sadece senin gözlerinde dinlenmeye geldim.
Ve gözlerine bakarak, hiçbir kelimeye sığmayacak bir sessizlikle diyeceğim: Geldim...
Geldim... Usulca, rüzgârın tenine dokunduğu gibi… Sessizce, ama içimde binlerce sözcükle. Yolumun sonu senmiş gibi, Ve kalbim sana çoktan varmış gibi geldim.
Geldim işte… Yılların ağırlığını dışarıda bırakıp, Sadece sevgimi aldım yanıma. Bir bakışına sığınmak, Bir gülüşünde soluklanmak için geldim.
öylesine geçip gitti işte gizem bize değmeden. bir ara-zamanda duyar gibi olduk bir şeyleri. dökülen inci seslerini belki de. yitikgillerden bir şey ele geçirilen ve hemen kaybolan. bir öte-zaman sesi aralık bir kapıdan. yanıp sönen bir şey iç denizlerimizde. göksel bir şey sıyırıp geçen bizi. ondan kalan incinmiş kanatlarla uçmaya çalışıyoruz şimdi...
Sahi nedir sevmek Kalp midir insana sev diyen? Yoksa yalnızlık mıdır körükleyen? Sahi nedir sevmek; Bir muma ateş olmak mı... Yoksa yanan ateşe dokunmak mı?
Çaresizlikle fırlatılmış bir alyansı aramak ıssız bir kumsalda... içine yerleşilebilecek bir duyguyu... boşa çıkmış Söz’ü... tam her şey bu dünyaya uydurulduğu anda... anlaşılmaz bir kadın gibi başını öteye çevirirdi yaşam........
bir güzellikten iyileştiremediler beni bir sedef adasında yitirdim onu. o benimdi o yüzden elyazısı yok. yıldızlar istemiyorum artık. nilüfer çiçeğinin su üzerindeki yapraklarından biri olmak istiyorum.
"Yarın farklıdır bugünden, Adı değişir hiç olmazsa, Kara bir suyu geçiyoruz şimdilerde, Basarak yosunlu taşlara. Sen bugünden yarına birazcık umut sakla." Metin Altıok
dün sabaha karşı, kendimle konuştum. ben hep kendime çıkan bir yokuştum. yokuşun başında bir düşman vardı, onu vurmaya gittim, kendimle vuruştum... Özdemir Asaf
ve ne kadar da güzeldir ümitli insanların arasında gülümsemek üstelik bir yaz günü denizin kenarında dünyayi değiştirecek bir çocuk gibi hissetmek belki de diyorum kendi kendime bugün yapılacak en güzel şeydir gücümün yettiği kadar koşabilmek düşün ki bu günler bir daha gelmeyecek yaşamak gerek yaşamak gerek.
Birileri yok etti nerede şimdi o sihir? Bakımsız günlerdi. Ben çok hercai yaşadım kim bu dediler. Bütün bunlara ne gerek vardı aslında? Doğru sözcüğü bulup bulmadığımıza kim aldırıyor?
sazlar gizliyor bataklığı hava çürüyor “yine de soluk almak istiyor herkes ve hiç kimse soluk alamıyor ve çoğu insan ilerde soluk alabileceğiz diyor ve çoğu insan ölmüyor çünkü onlar zaten ölü"
bir yağmur... atların birden çöküp yan yattığı... bir yağmur... garlardan... cılız gar çiçeklerinden... sonuna dek el sallayanlardan... herşey bittikten sonra dönüp gene bakanlardan... onlardan işte en çok onlardan bir yağmur... bırakılmış cam ayakkabılardan... bırakılmış ülkelerden... bırakılmış insanlardan bir yağmur...
ortasına bırakıldığım bir ülke... eylül ülkesi... mistikler gibi geçilen belirsiz geceler...