"DENİZE DOĞAN GÜNEŞ" (Aşk romanı)
Yazar: ELŞEN İSMAİL *** *** *** "Yine hayallere mi daldın, Deniz?" diye sordu babası masasının arkasına geçerek. Sesi kuru ve duygusuzdu. "Bugün Melis’le görüşmelisin. Babasıyla büyük bir anlaşma im...
13. Bölüm

BÖLÜM 13: BÜYÜK SAHNE VE KADERİN VİZÖRÜ

12 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Şafak vakti, deniz sahilindeki o küçük barakanın etrafında sadece doğanın değil, tarihin en eski savaşlarından birinin; ışıkla karanlığın, sanatla maddiyatın, aşkla nefretin son büyük provası yapılıyordu. Deniz ufkundan süzülen o morumsu turuncu ışıklar, barakanın ahşap gövdesine vurduğunda, içerideki piyano ve saksafonun hüzünlü melodisi, rüzgârın uğultusuyla birleşerek sahile yayılıyordu. Bu melodi, Deniz’in fırçasından dökülen "Hazin Melodilerin” işitilebilir haliydi.
Barakanın birkaç yüz metre ötesinde, kum tepelerinin ardında hummalı bir çalışma vardı. Duru ve Oğuz, filmin en kritik sahnesini çekmek için hazırlık yapıyorlardı. Duru, elindeki vizörden ağabeyi Deniz’in barakanın önündeki silüetine bakarken, içindeki senarist titizliğiyle gerçek hayatın trajedisini bir sanat eserine dönüştürüyordu. Oğuz, kameranın odağını ayarlarken Duru’nun kulağına fısıldadı: "Bu ışık bir daha gelmez Duru. Bu, sadece bir film değil; bu, babanın holding binalarında öldürmeye çalıştığı o ruhun dirilişi." Duru gülümsedi. O an, kurguladığı hikâyenin içinde bir figür değil, o hikâyeyi yöneten bir irade olduğunu hissetti.
________________________________________

Aynı dakikalarda, İstanbul’un o beton mezarlığında, "Demiryolu Holding"in yönetim katı bir morg sessizliğine bürünmüştü. Mithat, boşalan ofisindeki devasa masasına bakarken, Melis ve Fuat’ın babası İbrahim Bey’in ortaklıktan çekilmesiyle yıkılan o "garantili" hayatın enkazı altında kaldığını anlamıştı. Artık ne nüfuzlu iş adamları vardı yanında ne de pırıltılı bir gelecek. Kapı açıldı; içeriye her zamanki kibriyle ama bu kez üzerinde yenilginin ter kokusuyla Serhat girdi.
"Hisseler taban yaptı Mithat Bey," dedi Serhat, sesi çatallaşarak. "Melis her şeyi şeffaf bir yönetime devretti. Eski ihalelerdeki yolsuzluk dosyaları savcılığa ulaşmak üzere. Ama o dedektif... İlhan Baybarsoğlu... Onu susturmadan bu şehirden çıkamayız." Mithat, gözlerindeki o son hırs kırıntısıyla Serhat’a baktı. "Ahmet yola çıktı mı?" Serhat başıyla onayladı. "Çıktı. Barakanın koordinatlarını ona verdim. O deniz, bugün kana bulanacak."
________________________________________
Şehrin öteki yüzünde, modern ve aydınlık bir ofiste Melis, elindeki kahvesini yudumlarken Fuat’ın getirdiği yeni iş planlarını inceliyordu. Melis, Mithat’ın o "küflenmiş kaftanını" yırtıp atmış, babasının şirketini tamamen yasal ve etik bir zemine taşımıştı. Hatice ise artık Melis’in en güvendiği çalışma arkadaşı ve Fuat’ın hayatındaki o yeni renk haline gelmişti. Fuat, Hatice’nin yanına gelip masasına küçük bir çiçek bıraktı. "Yarın yurt dışındaki sergi için yola çıkıyoruz," dedi Fuat. "Deniz’in festivallerdeki o başarısını biz tüm dünyaya yayacağız." Hatice, Fuat’ın gözlerine bakarken, eskiden hayalini kurduğu o "aksesuar" hayatın ne kadar boş olduğunu, gerçek mutluluğun bir ideal peşinde koşmak olduğunu anlıyordu.
________________________________________
Karanlık bir otoparkın derinliklerinde, İlhan Baybarsoğlu, motosikletinin başında son hazırlıklarını yapıyordu. Artık Mithat’ın kiralık katilleri tarafından her yerde aranıyordu. Ancak onun tek derdi, şehit arkadaşı Devran Akyürek’in ruhuna olan borcunu ödemekti. Aylin, gölgelerin arasından çıkıp İlhan’ın yanına geldi. Gözleri yaşlıydı ama duruşu her zamankinden daha dikti.
"İlhan, gitme..." dedi Aylin, adamın yaralı elini tutarak. İlhan, Aylin’in yüzünü avuçlarının arasına aldı. "Aylin, bu hayat bize hep zalim davrandı. Ama o barakadaki çocuklar bu zalimliğe karşı duran son umut kalemiz. Ahmet oraya ulaştığında ben orada olmazsam, güneş bir daha asla deniz üzerine doğmaz." Aylin, İlhan’ın göğsüne yaslandı. Bu, belki de bu büyük savaşın ortasındaki son sessiz buluşmalarıydı.
________________________________________

Deniz sahilinde, Ahmet’in eski ve hırpalanmış arabası, sahil yolunun tozunu kaldırarak ilerliyordu. Yan koltukta Behram, yarası her sarsıntıda acısa da dişlerini sıkarak arkadaşına bakıyordu. Ahmet’in elinde, ucuz, eskimiş ve pas tutmuş o hain silah vardı. Ahmet, takıntılı bir öfkeyle deniz ufkuna bakıyordu. "O Güneş benim nişanlımdı Behram," diye sayıkladı Ahmet. "O ressam bozuntusu onun aklını sanatla çeldi. Ama sokağın adaleti her zaman sanatı yener." Ahmet, barakanın ışığını uzaktan gördüğünde, içindeki o hastalıklı sahiplenme duygusu bir cinnet boyutuna ulaştı.
________________________________________

Barakada ise Deniz ve Güneş, Timur Amca’nın hazırladığı o mütevazı sofrada, her lokmanın tadını birer mucizeymiş gibi çıkarıyorlardı. Deniz, Altay’ın festival için getirdiği iyi haberleri dinlerken, Güneş piyanoda "Hazin Melodiler"in son kısmını çalıyordu. Timur Amca, elinde feneriyle dışarı çıkarken bir an duraksadı. Denizin kokusu değişmişti; sanki rüzgâr, barut ve intikam kokuyordu.
Güneş, annesi Zeliha’yı son bir kez gizlice aradı. "Anne, yarın buraya gelin," dedi Güneş fısıltıyla. Zeliha, kocasının "kırk yılın sefaleti" diye sızlanan sesinden uzakta, kızına cevap verdi: "Geleceğiz kızım... O doğan güneşi biz de seninle beraber izleyeceğiz."
Bölümün son saniyelerinde, Duru ve Oğuz’un film seti, gerçek hayatın acımasızlığıyla çarpışmak üzereydi. Duru, kamerasını barakaya doğru çevirdiğinde, vizörden tek bir motosikletin hızla yaklaştığını, onun arkasından ise Ahmet’in siyah gölgesinin süzüldüğünü gördü. "Kayıt!" dedi Duru titreyen bir sesle. Ama bu kez kaydettiği şey bir kurgu değil, gerçek bir fırtına öncesi sessizliğin dağılma anıydı.
İlhan Baybarsoğlu, Ahmet’in barakaya ulaşmasına saniyeler kala motorundan indi. Elinde adaletin soğuk metali, kalbinde ise Aylin’in sıcaklığı... Ahmet ise puslu gözleriyle barakanın kapısına yöneldi. Saat tam 07:00’ye geliyordu. Güneş deniz üzerine doğarken, "hazin melodilerin" en acı notası çalmak üzereydi.
BÖLÜMÜN SONU…
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar