Kanto: Ben ve Kendim, bu tarihsel yolculuğu günümüze bağlayan özgün bir kurgu sunar. İki eski dostun bulduğu esrarengiz bir madalyon, onları iki bin yıl öncesine açılan bir günlüğe götürür. Kanto adındaki bu günlükte savaş, gürültüsünü yitirir; geriye insanın iç sesi kalır. Şehirler, geçitler ve ihanetler arasında ilerleyen anlatı, okuru yalnızca tarihin dışına değil, insanın içine doğru da yürütür.
Avrupa’dan kopup Anadolu’ya yurt edinmeye gelen Galatlar, Pisidia Krallığı’nın en önemli şehirlerinden Antiokheia’yı kuşattığında savaşın dili değişir. İlk kez savaş meydanında görülen filler, taş surlardan önce insan iradesini ezer.
Şehrin kaderi, tek bir emre bağlanır ve yardım istemek üzere yola çıkan Komonos Flavius, M.Ö. 39 yılında yalnızca bir askerî görev üstlenmez; korku, sadakat ve vicdanla örülü bir sınavın içine girer.
Kanto’da tarihsel romanın sınırlarını genişleterek savaşı bir arka plan, insanı ise merkeze alır. Bu roman; kuşatmayı, yolculuğu ve günlüğü bir araya getirirken şunu hatırlatır: Tarih, yalnızca savaşanları değil; korkusuna rağmen yürüyenleri de yazar.