Yunan mitolojisinde anlatılan bir efsane vardır: Meşhur yılan başlı Medusa. Bu Medusa’nın yüzüne bakan insanlar, gördükleri şey karşısında taş kesilirmiş. Peki hakikatin çirkin ve pis yüzüne bakan insan neye dönüşür?
Işığın, fazla ışığın, mesela bir Güneş’in kendisine uzun süre bakıldığında insanın gözlerini kör edeceği söylenir, peki ya karaya, koyuya, karanlığa da uzun süre bakıldığında insan yine gözlerinden olabilir miydi? Kuyuya uzun süre bakınca kuyu da sana bakar mıydı?
Bu koca roman, insana, hepsi hemen hemen aynı kapıya çıkmaya mecbur bu soruların cevabını, insan zihninin en karanlık labirentlerinde aratıyor.
Elias Canetti’nin karakteri Kien, kitaplarla dolu mabedinden dışarı ancak çok nadir çıkan, çıktığı ender anlarda da hiç kimseyle iletişim kurmaya tenezzül etmeyen, fildişi kulesinden aşağılık halka sadece burun kıvırarak bakan bir Sinologdur. Bütün günlerini, ömrünü, araştırmalar yaparak geçirir. Bu alışılagelen düzenin, o korunaklı kulenin içine, bir gün o beğenmediği alt tabakadan bir insanın girişiyle –yani bir benzetme yapacak olursak, çok dayanıklı bir surda açılmış küçük bir gedikle– bütün hayatının nasıl bir anda değiştiğini, kalelerinin bir bir nasıl işgal edildiğini görmeye başlıyoruz.
Biz tüm bunları görüyoruz ama yazar bize bunları baş karakter Kien’in gözünden gösterirken bir soru da sormayı ihmal etmiyor: Tüm bu gördüklerimiz, bize önünde sonunda aklımızı kaçırtacak, belli ki bundan kaçış da yok, öyleyse tek çare olarak insan gözlerini sımsıkı kapatıp körleşmeli mi? Çünkü görmenin bir aydınlanma değil, lanet olduğu, gözün görmeye değil de delirmeye yaradığı bir atmosferde, delirmemenin bedeli körleşmek mi? Gözleri açarak, her şeyi görerek yaşamanın bedeli keçileri kaçırmakken, hiçbir şeyi görmeyerek aklını korumanın bedeliyse körleşmek midir? Her şeyi görmenin ağırlığı, gözleri en sonunda körlüğe mi sürükler?
Tıpkı Medusa’ya bakmamaya çalışan biri gibi, Kien de hakikatin, toplumun taş kesici bakışından kaçarken, içinden çıkamadığı bir günümüz labirentinde kaybolur. Körleşme, insanın gözünü açtığı takdirde nasıl bir karanlıkta olduğunu gösteren, modern çağın en sembolik trajedilerinden biridir.
***
Elias Canetti bu kitabı tam 26 yaşında yazmış. Yazıldığı dönem, Almanya’da Nazilerin ayak seslerinin yaklaşmakta olduğu 1931 yılı. Zaten bir yerde başa(hem toplumun kendisine hem de iktidar sınıfına) felaket diye nitelendirilebilecek bir şey/birileri gelmeden önce, o yerde toplumsal bir çürüme olmaması kaçınılmaz oluyor. Bu bakımdan 2025 yılında bu kitabı okuyan bir Türk vatandaşı olarak sanki günümüz Türkiye’sinden insan manzaralarını seyrediyormuşum hissine kapıldım pek çok kez: Aynı küçük insanlar, aynı budalalar, menfaat kokusuna üşüşen açgözlü fırsatçılar, her şeyin değerini parayla ölçen ruhsuz hesapçılar, başkalarının yıkımında kendi yükselişini arayan zavallılar, yalanı doğruluk gibi pazarlayan arsızlar, güce tapan dalkavuklar, yozlaşmışlığı ‘düzen’ diye kutsayan küçük insan orduları, haksızlığa alışmış korkaklar, her gün biraz daha utanmayı unutan, rüzgâr nereden eserse oraya savrulan kişiliksiz yığınlar, susarak suç ortaklığı eden sessizler ve sonunda, gördüklerini görmezden gelerek yaşamayı öğrenmiş o kalabalık, o suskun, o bitkin sürü…
***
Bu kitabı keşfedip edineli 6 yıl olmuştu ve o günden beri kitaplığımda okunma zamanını bekliyordu. Nihayet okuduğum için de çok memnunum ama okuması da bir o kadar zor ve yorucuydu. Yazar matruşka gibi sürekli bir şeyin içerisinden başka bir şey, bir düşüncenin içerisinden de başka bir düşünce çıkarıyor, anlatılanlar hiç bitmiyor, hiç mola vermeden son gaz giden bir arabadaymışsınız hissi yaratıyor. Özellikle bilinç akışı tekniğini o dönem gibi erken bir tarihte şahane bir ustalıkla kullanmış. Bir insanın zihnini okurken, farkında olmadan sizi bir anda bir başkasının zihnine yolcu ediyor, bu sefer ondan ayrılıp bir başkasının zihnine ne zaman misafir olduğunuzu ise kimi zaman paragraf bittikten sonra anlıyorsunuz.
Bu kitap bana biraz da kendisinden 10 yıl önce yazılan
Gökyüzümüzdü Okyanus’nü anımsattı, orada da baş karakter şeytan, cehennemden yeryüzüne, onları tanımak amacıyla insanların arasına inip yaşamaya başlıyordu ve başına gelmeyen kalmıyordu. Bence her iki kitabı okumuş olanlar da benzer tadı almıştır.
***
Son olarak… Daha önce de zaman zaman yaptığım gibi bu roman ve karakterleri üzerine Chatgpt ile konuşup ayrıntılarından bahsederek bana karakterlerin yaklaşık bir görselini çizmesini istedim ve ortaya şu sonuçlar çıktı:
Peter Kien:
i.hizliresim.com/6f4woph.png
Therese:
i.hizliresim.com/jzdz6r1.png
i.hizliresim.com/qp3i33d.png
Fischerle:
i.hizliresim.com/91tbz0l.png
Kapıcı Benedikt Pfaff:
i.hizliresim.com/oyt9be4.png
Georges Kien:
i.hizliresim.com/n7z4g11.png