Türkiye'nin sosyal yapısı acaba bu kadar çok siyasal partinin yaşamasına elverişli midir? Ve acaba bu partiler, Türkiye'nin sorunlarına ne gibi çözümler getirmektedirler? Bu adamlar kimlerdir ve arkalarında hangi siyasal kirlerin lekelerini taşımaktadırlar? Asıl önemlisi, bu partilerin temsilcisi ve savunucusu oldukları çıkarlar ile öteki partilerin sosyal temaları arasında bir fark bulunmakta mıdır?
Çağımız, bir bağımsızlık çağı ise, bunun başlangıç noktası Anadolu'daki Kuvayi Milliye savaşlarıdır. Düzenli ordulardan halk savaşlarına kadar bütün ulusçu eylemlerin, Türk Milli Mücadele ruhu ile evrensel ve tarihsel yakınlıkları vardır.
O zamandan şu zamana, zemin yeniden sallandı Mumcu.. :)
Türkiye'de yaşamak, hariciyecilerimizin en büyük korkularıdır. Onlar bu azgelişmiş ülkenin insanları değildir. Bu toplum geridir ve onlar "Batı" toplumu için yaratılmış insanlardır. Bü tür çabaları daha çok Batılı olmaktır. Dilleri, davranışları, dünya görüşleri, sosyal bilimin geniş sınırlarına göre değil, kokteylierin alkollü ve kibar yaşantısına göre biçimlenmektedir. Devlet kesesinden ayrılmış paralarla kokteyl düzenleyip, "icra-i meslek" etmek, bu mutlu azınlık mensuplarının en büyük işleridir. Kendi aralarında herkesi küçük görmek, kendi yaşantılarının dışında kalanları kınamak, kendilerini çok ileri, başkalarını çok geri bulmak bu meslek memurlarının büyük çoğunluğunun ortak özelliğidir. Sadece onlar batılı, kültürlü ve aydın, onların dışındakiler geri ve kültürsüzdür. Devletin bütün olanakları onlar için kullanılmalı ve bu "prensler" Türkiye'yi gereği gibi temsil etmelidirler.
Alınterinden bihaber olan, hakkı lugatta deyim sanır.
(...) Yeni yasalar, bol aylıklı, şık giyimli, otomabiili ve özel bayan sekreterli sendika ağalığının ortaya çıkmasına yol açtı. Bunların işçiyle bir ilgisi yoktu. Bütün çabaları, bir toplu sözleşme yapmaktan ibaretti.
"Evrenin zaman ve uzayının enginliği içinde insan rüzgarın savurduğu bir toz zerresine ya da minicik bir ışık huzmesine benzer. Ancak, derin iyiliğinin ve ahlaki çabasının soyluluğunun kusursuzluğu, onu hiçbir şeyde geri kalmayacak hale getirir."
Tarihçi Herodianus, Marcus Aurelius'un, kendisine başvuran herkesi kabul ettiğini ve muhafızlarına da kendisine yaklaşanları uzaklaştırmayı yasakladığını belirtiyor. Historia Augusta, onun bütün bu tavırlarını şu şekilde özetliyor:
"Halka karşı tam olarak sanki özgür bir devlet gibi davranıyordu."
Her devrin kumpası başka.. Gençlik, dıştan gelen baskılarla susmayınca, yeni bir yola başvuruldu. Bu da gençliği içten bölmek, birbirleri ile vuruşturmak.
Temelleri sarsılan bir düzen kendisini nasıl korur? Yoksulluk, gerilik ve karanlık bu düzenin dostlarıdır. Egemen sınıflar önce bunlardan yararlanırlar. Halkın din duyguları, mistik inançları, değişmez değer yargıları kullanılır. İktidarlar, siyasal egemenliklerini sürdürebilmek için, dinsel kişi ve kurumlarla açık ya da kapalı ilişkiler kurarlar.
Halkın alınterini savunanlar, hiçbir korkunun yükü altında ezilmezler. Yabancı sermayeye, uluslararası kapitalizme karşı dövüşenler, hiçbir ayıbın yüz kızartısını taşımazlar. Bunlar, milliyetçi ve halkçı savaşın neferleridirler. Yabancı sermayeden binlerce lira kazananlar yabancı iş çevrelerine uşaklık edenler, gayri milli sermayenin bekçiliğini yapanlar utanmalıdır. Savaşlarını, her türlü tehdide ve tehlikeye karşı yürütenierin bunun için korkuları yok. Karanlığın üzerine bunun için böyle korkusuzca gidiyorlar, inanarak, bilerek.
(...) Olayları tek başlarına alıp, bütün suçu kötü politikacı adını taktığımız soyut bir varlığa yüklemek hatadır. Düzensizlik, toplumun temelini sarsacak kadar köklüdür Bu düzensizliğin kişisel değil, toplumsal nedenleri vardır. Başbakanlara, bakanlara, milletvekilierine kızmak, sadece bir duygusal tepki olur. Önemli olan bugün perde önündeki partilerin, örgütlerin ve kişilerin **neyin temsilcisi olduklarını anlayabilmektir.**
Dönme dolap siyasi mizaçlar hangi arzın talebidir?
Hukuk, sosyal oluşumun çok gerisinde kalabilir. Yasalar, yazıldıkları anda eskirler. Toplumsal gelişimler, yasaların dar kalıplarını aşar ve bir gün yeni hukuk düzeninin temellerini atmaya başlar. Bir devirde suç olan bir kavram, bir başka devir de (...) bir hak olabilir.
"Varlıkların ve olayların ne kadar hızlıca gelip geçtiklerini sıklıkla düşün: Çünkü evrenin özü sürekli akış halindeki bir ırmak gibidir. Etkinlikler onun sürekli dönüşümleri, nedenlerse binlerce iniş çıkışıdır. Hiçbir şey sabit değildir, senin yakınında olan bile. Geçmiş ve geleceğin her şeyi yutan, sonsuz boşluğunu da düşün. " (V, 23)
"Bu yeryüzünde tek bir şeyin değeri vardır: Yaşamını doğruluk ve adalet içinde geçirirken, yalancı ve adaletsizlere karşı da sevecenliğini koruyabilmek."
(...) İnsanın ahlaki iyiliği, tanrısal olan akıl sahibi doğanın bir parçası, bir uzantısı olan akıl sahibi doğasından hareket eder ve Marcus Aurelius'a göre bu doğa (VIII, 7, 2) "için hiçbir engel yoktur, o zeki ve adildir, çünkü zamanı, tözü, nedenselliği, etkinliği ve olayların kesişimlerini, eşit ve değerle orantılı (kat'axian) biçimde paylaştırmaktadır."
(...) Eğer bütün akıl sahibi varlıkların oluşturduğu bedenin bir organı olduğunu anlamadıysan, diyor Marcus Aurelius (VII, 13, 3): "henüz insanların yüreğinin derinlerinden sevmiyorsundur, yalnız ve katıksızca iyilik yapmaktan sevinç duymuyorsundur ve dahası, aynı zamanda kendine de iyilik yapmış olduğunu henüz bilerek değil, sadece görgü gereği iyilik yapıyorsundur."
Özgürlük, aydınlığın dostudur. Toplumunun geriliğini, karanlığını, yoksulluğunu düşünen aydın suç işlemiş olmaz. Bu çabalar ancak, toplum adına, demokrasi adına işlenen suçları ortaya koyar, bu suçları önler. Geri kalmış toplumlarda bu görev bir kat daha gereklidir. Aydın, azgelişmişlik koşullarından kendini kurtarabilmiş, toplumunun, ulusunun gerilik nedenlerini araştırabilmiştir. Ülkesinin kıt olan eğitim olanaklarında yararlanarak kişisel eğitimini tamamlamış, yabancı diller öğrenmiş bir aydın, diplomasını arz ve talep kurallarına göre satışa çıkarmıyor, toplumunun sorunlarına eğiliyorsa, ona ancak saygı duyulur.
Ancak inanıyoruz ki Türk halkının kanı ile savaş meydanlarında kazanılmış egemenliğimiz hangi anlaşmaların yükümlülükleri ile elimizden alınırsa alınsın Anayasa'nın istediği Tam Bağımsız Türkiye, devrimcilerin çelik elleri ile kurulacaktır. Geceler tulu-i haşre kadar sürmez.
"Bana ne şekilde hareket ettiğinden kaygılanan, elde edeceği sonuçla değil, ediminin kendisiyle ilgilenen, iyice düşünüp taşınırken sonunda elde edeceği şeyden değil, bu düşüncelerin kendisinden endişelenen birini gösterin." *Epiktetos
"Bütün insanların esenliğini gözetmeli, insan toplumuna hizmet etmelisin. Doğa ilke olarak, senin kişisel yararının ortak yarar ve karşılıklı olarak ortak yararında senin kişisel yararın olmasını sağladı... İnsanlar arasında, bağı bizzat doğa tarafından kurulmuş olan bir ortaklık bulunduğunu hiç unutmaman gerekir."
Bir türlü dünyanın nereye döndüğünü anlamamışız. Nerede özgürlük varsa orada suçlu aramışız. Nerede altın beyinli, yürekli aydın çıkmış, atmışız içeri. Fikre karşı kelepçeyi, bilime karşı kaba kuvveti kullanmışız. Demokrasi diye, beyni küflü politikacı, yabancı sermaye, vatan millet nutku, siyasi dedikodu.
"Her birimize sonsuz zamanın geniş boşluğundan ne kadar da küçücük bir parça ayrılmış. Çünkü hepimiz sonsuzluğun içinde hızla yitip gidiyoruz. Evrensel özün, evrensel ruhun ne kadar küçücük bir parçası bu! Yeryüzünün tamamına göre ne kadar minicik bir tümseğine tırmanıyorsun."
"Tek sevincin, tek dinlenmen, toplum yararına olan bir eylemi tamamlayarak, Tanrı'nın hatırası eşliğinde, yine toplum yararına olacak bir sonraki eylemine geçmektir" (VI, 7)
"Ruh bütün dünyada ve onu kuşatan boşluğun içinde gezinir, sonsuz zamanın sonsuzluğuna yayılır ve evrenin dönemsel olarak yeniden doğuşunu kucaklayıp onu tasarlar." İnsan sonsuzluk için yaratılmıştır.
Tohum çift yönlüdür: Hem içinde bir dürtü, bir itki taşıyan bir güç içermektedir hem de canlı varlığın gelişiminin bütün aşamaları programlanmış olarak onun içinde bulunmaktadır. (...) Tanrı, yani akıl, doğa ve bütün varlıkların kaynağı da bir tohumsal akıl dır ve diğer bütün tohumsal akılları içinde taşır.
"Seni oluşturan şeyler üç tanedir: beden, yaşam soluğu ve zihin (noûs) Bunlardan ikisi yalnızca sen onlara özen gösterdiğin sürece senindir, üçüncüsüyse her zaman sana aittir."
Marcus Aurelius ve Epiktetos, "Başımıza dert olan, bizim nesnelerle ilgili yargılarımızdır," derken, elbette ki bir olayın anlamını kendi kendimize tanımlamak üzere içimizden geliştirmenin kendi gücümüz dahilinde bulunduğu söyleme atıfta bulunuyorlardı. Bizim başımıza dert açabilecek olan işte bu yargıdır. Ancak burada devreye stoacılığın en temel dogması girer: Ahlaki iyilikten başka iyilik ve ahlaki kötülükten başka kötülük yoktur; ahlaki olmayan, yani bizim seçimimize, özgürlüğümüze, yargımıza dayanmayan her şey de önemsizdir ve bizim için bir dert olamaz. Eğer derdimiz nesneler üzerinde verdiğimiz kendi yargılanmızsa, o halde biz bu temel dogmayı unutmuşuz demektir. Demek ki rıza disiplini, iyilikler, kötülükler ve önemsiz şeyler öğretisiyle sıkı bir bağ içinde bulunmaktadır. (XI, 16)
"Nesneler ruha dokunamazlar." "Onların ruha hiçbir erişimleri yoktur." "Yargılanmızı onlar üretemezler. " "Onlar bizim dışımızdadırlar. Kendileri hakkında hiçbir şey bilmez ve hiçbir şey bildiremezler. " (IV, 3, 10; V, 19; VI, 52; IX, 15)
Kendine ilk imgelerin sana söylediğinden daha fazlasını söyleme. Onlar sana der ki: 'Bilmem kim senin hakkında kötü konuşmuş.' Bununla sana bir şey bildiriyorlar. Ama sana, 'Sana haksızlık yapıldı,' diye bir bilgi vermiyorlar.
Tanrı, evrende bulunan her şeyi ve bütünlüğü içinde evreni, her türlü kısıttan özgür ve bağımsız olarak yarattı, ama bütünün parçalarını da bütünün yararı için yaptı. Diğer varlıklar tanrısal yönetimi kavrayabilecek yeterlikten yoksundurlar, oysa akıl sahibi canlı, bu evren üzerinde ve kendisinin de onun bir parçası olduğu fikri üzerinde, o bütünün nasıl bir parçası olduğu ve tüm parçaların kendilerini bütüne bırakmalarının iyi bir şey olacağı üzerinde düşünebilmesini sağlayacak gereçleri içinde taşımaktadır..
Tarih boyunca tüm yoksul ülkeleri sömürmüş ve sömürgecilikte olan Batı, bugün uygarlık tanımı olarak benimsenmektedir. Eğer bu tanım, belli servet ve refah düzeyinin tanımı ise, gerçekten bugün Batı, televizyonlarında köpek maması reklamı yapacak kadar zengindir. İnsanların ekmek dertleri yoktur. Her türlü siyasal akım açık açık tartışılmaktadır. Ancak, bir yaşam düzeyinin uygarlık adı verilen özelliği, geçmişinde ve temelinde yoksul halkların kanlarıyla kirlenmiş ise, bunun adı uygarlık olabilir mi? Bugün Batı tüm uygarlık gösterilerine karşın sömürgelerde yaptığı sömürünün suçunu ve ayıbını omuzlarında taşımaktadır. Bunun dışında Batı, sadece ve sadece kendi insanına karşı uygar ve demokrattır. Özgürlükleri yalnızca kendi insanına hak görmekte, bunu yoksul ülkeler için gereksiz bir süs saymaktadır. Doğu, Batı için sadece emeği çalınacak, yer altı zenginliklerine el konacak sömürü kaynağıdır.
Türkiye'de birtakım sözcüklerin müthiş tılsımı vardır. Bunları kullanmaya başlayınca. hem ne kadar vatansever olduğunuz anlaşılır, hem de bu sorunları enine boyuna bildiğiniz ortaya çıkar. Bunlar her eve lazım sözcüklerdir. Bir arkadaşınızına yurt sorunlarını tartışıyorsunuz. Bakıyorsunuz arkadaşınız bu konuları gerçekten iyi biliyor. Çok kitap okumuş, araştırmış. Konuştuğunuz konuların bazılarını ilk kez ondan duyuyorsunuz. İşin içinden sıyrılmak istiyorsanız lafınız hazır. Şöyle hafifçe doğrulup kaşınızı havaya kaldırır ve: - Her kanaat muhteremdir kardeşim, dersiniz. Arkadaşınız da sanır ki, siz bu konularda onun gibi kafa yormuş, eninde sonunda kendinize göre bir düşünceye varmışsınız. Bu düşünüş arkadaşınızın düşüncelerine uymamaktadır. Siz arkadaşınızın fikrine katılmıyor, kibarca tartışmadan çekiliyorsunuz. Bu iyi ve zararsız bir yoldur Böylece, önce kanaat olmadığı için muhterem sayılmayacak fikirsizliğinize mazeret bulmuş olursunuz.
Her ülkede sınıflar arası çelişmeler vardır. Bu toplumsal bir gerçektir. Ancak asıl büyük ve temel çelişme, sömüren ülke ile sömürülen ülke arasında sürdürülmektedir.
(...) Sol sadece, halkın sorunlarını halka anlatmak, çözüm yollarını birlikte bulmak ve yeni adaletli düzeni birlikte kurma savaşıdır. Entellektüel dedikoduculuk, bireysel bunalım, bilgiçlik gösterisi, meyhane gevezeliği değildir. Kusura bakmasınlar, bizde solcu aydınlar halka sorunlarını anlatma yerine, birbirlerine karşı bilgi ve kültür gösterilerine kalkışmışlar, bunun içindir ki bütün enerjilerini birbirleri ile uğraşarak harcamışlar ve harcamaktadırlar. Şimdi iki takıma ayrıldık. Bir kısmımız ille de işçi sınıfı önderliği deyip tartışmayı kesiyor, bir kısmımız buna karşı. Halkın bu çatışmalardan bir haberi var mı dersiniz?
(...) Büyük kentlerdeki işçi mitingleri biraz da düşündürücüdür Toplantıyı izleyenler öğrenci, öğretmen, aydın, yani ara tabakalar. Konuşmacılar hep işçi sınıfı önderliğinden söz açar ve alkışlanırlar. Alkışlayanlar kim? işçi olmayanlar. Sağcı sermayeci partilerin toplantılarını ise hep kasketliler doldurur. Ve kendi ekonomik yaşantılarına karşı sözleri, kendi öz sorunlarıymış gibi dinlerler. Binlerce emekçi, bir halk düşmanını, bir demagoğu alkışlarlar. Aynı soruyu soralım. Konuşanlar kim? Kapitalistler alkışlayanlar kim? Emekçiler! Kapitalist olmayanlar! Bir kısır döngüdür bu. Emekçi sömürüldüğü için sorunlarına ve emeğinin bilincine sahip çıkamaz. Aydın, emekçi ile ilişki kurma olanaklarına sahip çıkmadığı için kendi kendine toplumculuk yapar.