Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler. (Özdemir Asaf)
Bu kitapta çok ama çok şey var. Yine de uzun uzadıya anlatmadan aktarmaya çalışacağım.
Yer Güney Afrika, Rodezya. Bugünkü ismiyle Zimbabwe. İnsanlık iki büyük dünya savaşını tecrübe etmiş. On savaş daha yaşasa değişen fazla bir şey yok. Biz önce dışından bakıyoruz insana.
Gözümüze ilk önce siyah ve beyaz çarpıyor.
Türkü Söylüyor Otlar’da Doris Lessing’in yirmi beş yıl yaşadığı Zimbabwe toprakları mükemmel bir betimlemeyle anlatılıyor. Avrupalı beyaz efendilerin hem sömürüp hem tiksindiği siyah, sade bir dille çıkyor karşımıza.
Açlıktan yığılıp kalmış çocuğu, arkasında bekleyen akbaba ile görünce deklanşöre basan Kevin Carter, o fotoğraf sayesinde Pulitzer Ödülü almıştı hani, bakınca hepimiz de ne üzülmüştük!. Sonra şölen sofralarımıza geri dönmüştük. İşte o fotoğrafın ardındaki yaşamı en yalın anlatımla görüyoruz. Bunu yaparken, beyazın yalnızca siyaha değil, birbirine karşı tutumunu da izliyoruz. Dönemin toplumsal yapısı yazarın aynasından gözümüze yansıyor. Kadın ve erkek arasındaki eşitsizlik, erkeğin egemen olduğu düzendeki çarpıklık, toplum baskısının insan psikolojisi üzerindeki yıkımı akıcı ve duru bir dille sergileniyor. Eleştirel bakış açısını satır aralarında boğulmadan yakalayabiliyoruz. Sayfalar ilerledikçe beyaz adamın ırkçılık ideolojisinin hem değersizleşmesi hem de bu değişimi reddetmekten doğan iç çatışmalarına tanık oluyoruz.
Lessing, efendi-köle ilişkisini hem beyaz adamın siyah adama uyguladığı baskıcı tutumla hem de ataerkil sistemin kadına getirdiği dayatmalarla göz önüne sererken, aslında bir taşla iki kuş vurmuş oluyor. Çocukluğunu yoksul ve mutsuz bir anne babayla geçiren Mary’i ana karakter olarak seçmesi, “Mutsuz çocuklar mutsuz toplumların mimarı mıdır?” sorusunu ayrıca akıllara getiriyor. Geçmişiyle bağlarını koparıp ailesiz bir yaşamı seçen, üstelik bundan mutlu da olan Mary’nin toplum baskısına boyun eğmesi, ister istemez aile kaderdir düşüncesini çağrıştırıyor. Seçtiği yaşam ile kendisine dayatılan yaşam arasındaki zıtlık yüzünden kendini toplumdan soyutlayıp, akıl bozulmasına kadar sürüklenen bir karakter profilinde tanık olduklarımız akıllara şu soruyu da getirmeli: Batısıyla, doğusuyla, adil bir toplum olmamız düşüncesi bir hayalden ibaret olabilir mi? Belki de kaçış yok.
Yazar, kara kıtanın iyileşmeyen yarası olan siyah ve beyaz arasındaki eşitsizlikle, beyaz adamın ‘haklı da benim üstün de’ psikolojisi ve kendi dünyasında çözemediği cinsiyet eşitsizliğiyle, insanın insanı sömürmesiyle doğan adaletsizliğe yaptığı vurguyla, harika bir eser meydana getirmiş.
Lessing’in ilk romanı olan Türkü Söylüyor Otlar, kendi özyaşam izlerini de taşıyor. Katolik okulunda okurken eğitimini yarıda bırakan, genç yaşında evi terk eden yazar, otuzlu yaşlarında kaleme aldığı bu romanla ırkçılık konusunu kadının toplumdaki trajik durumuyla harmanlayıp, bu alanda yapılmış çalışmalardan farklı bir eser koyuyor ortaya.
“Bir uygarlığın zaaflarıyla ilgili en doğru yargıya başarısızlıklarına ve uyumusuzluklarına bakarak varılabilir.”
"O, beyaz Güney Afrika'nın birinci kuralına uyuyordu: Beyaz soydaşlarının, belli bir seviyenin altına düşmelerine izin vermeyeceksin; çünkü buna izin verirsen, Zenci kendini seninle eşit görür."
Kazandığı 2007 Nobel Edebiyat Ödülü’nü, ödülle gelen ilginin yazarlığını olumsuz etkilemesi yüzünden bir felaket olarak niteleyen Lessing’in başarılı psikolojik tahlillerinden biri olarak gördüğüm şu alıntıyı da paylaşmadan geçmek istemedim.
“Gerçeği söylemek ya da dışlamak uğruna, bir insanın kendisi hakkındaki imgesini çökertmek çok kötüdür. O insanın yaşamaya devam edebilmek için yeni bir imge oluşturmayı başarıp başaramayacağını kim bilebilir?”
"İnsan Tanrı'ya doğru, ona sorduğu sorular aracılığıyla yükselir," diye tekrar etmeyi seviyordu. "İşte gerçek diyalog. İnsan sorar ve Tanrı cevaplar. Fakat cevaplarını anlamayız. Anlayamayız. Çünkü onlar ruhun derinliklerinden gelir ve ölüme kadar orada kalırlar. Gerçek cevapları, Eliezer, onları yalnızca kendinde bulacaksın."
Hayat önünden akıp gidiyor ve sen yerine oturmuş, sadece hayata sitem ediyorsun. Kalk artık yerinden. Gönlün ne istiyorsa bunun için mücadele et. Suçlu arama, çözüm ara.
Yakamızda birer gözyaşı fotoğrafı Avuçlarımızda ölümden soğuk bir dua Toprağın merhametine inanarak korkuyla Birbirimizin omuzları üstünden Mezarlığın dışındaki hayata bakarak İçimizde dünyadan yapılmış bir keder Bizi yaşamakla cezalandırmış bir tanrı Gömdük kendimizi geliyoruz.
"Belki dünya değişmemişti de yaşlılık ve umutsuzluk dolayısıyla her şey gençlik günlerindeki büyüleyici cazibesini ve güler yüzünü yitirmişti ona göre... Birkaç mutsuz hatıra, bir iki rezillik ve boşuna çırpınmadan başka bir şey kalmamıştı geride. Sadece kendi leşini o delikten bu deliğe sürüklemişti ve şimdi daha güzel günler beklentisinde değildi."
Ekvator çizgisi gibi zahiri olan bir durumdur. Bu iki hal hem diyalektik bir ilişki içinde bulunur hem de insan varlığının paradoksal yönünü belirler. Öncelikle şunu söylemeliyim kitapta belirtilen yalnızlık kavramı “dışlanmış—anormal” olarak görülen yalnızlığı değil de, insanın kendi bireyselliğini aşan; evrensel ve ontolojik bir hakikati kasteden yalnızlığı ele almış.
Kimi zaman yalnızlık olumludur, besleyicidir; düşünmemiz öğrenmemiz için bize yer açar.Sırf tek başınalığı, yani bir başına olmayı kastetmiyorum, benliğin sınırlarının derinden farkında olmayı kastediyorum; doğru bağlamlarda bu onarıcı olabilir. (s.11) bu alıntı Carl Gustav’ın içe bakan kendini görür olgusunu akla getiriyor. Yalnızlığın bir boşluk değil de bir fırsat olduğu; kendimizle kaldığımızda hayatımıza yeni bir gözle bakma şansı yakalayabilleceğimizi nihayetinde bize kim olduğumuzu gösteren bir ayna gibidir yalnızlık.
Yalnız doğarsın.Yalnız ölürsün.İkisinin arasındaki boşluğun değeri güven ve sevgidir.İşte bu nedenle, geometrik bir ifadeyle daire birdir. Her şey sana ötekinden gelir.Ötekine ulaşabilmelisin.Ulaşamazsan. yalnızsındır.s.15 Nedir bu ötekilik kavramı; “öznenin hariçtekini itibarsızlaştırdığı noktaya erişebilmek” diyebilir miyiz? Kaçımız erişebildik bu noktaya ya da kaçımız eşikte kaldık düşündürücü.
JJ. Rousseau’nun Yalnız Gezerin Düşleri kitabını da okudum burada da“ yalnızlığımda; diğer insanlarla birlikte olmaktan daha mutluyum” anlayışını aklıma getirdi buradaki yalnızlığın ontolojik kaynaklı yalnızlık olduğunu söyleyebilirim. Hobbes’ın “insan insanın kurdudur.” anlayışının günümüze taşınmış olması da insanları yalnızlığa itmektedir. Schopenhauer’a göre acılarımızın kaynağı toplumdur derken de yalnızlığın önemine dikkat çekmektedir.
Bu alıntılarla da görüyoruz ki edebiyattan sanata her yerde “yalnızlık portresi” ile karşı karşıya kalıyoruz. Her tür medya aracıyla bize ulaşan mesajlarda yalnızlığın sürekli övüldüğüne, yalnızlığa poztif değer yüklendiğine hemen hepimiz şahit oluyoruz. Gözlemler ve araştırmalarda yalnızlığın modern hayatın ciddi bir tezahürü olduğuna ve giderek de arttığına işaret etmektedir. Sosyal medya kullanımı ve yalnızlık arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmalar,yakın zamanlarda kurulan yalnızlık bakanlıkları ve pandemi sonrasında yalnızlık ile ilgili çıkan pek çok yazı bu iddiaları daha da güçlendirmektedir.
“21. yy başında aidiyet ritüelleri YouTube’da, insanların alışveriş çantalarını açma görüntülerini paylaştığı videoları içerebilir. Bu ritüellerin tekrarı ve öne çıkarılması bir toplumun ne kadar geçici de olsa da anlam ve aidiyet bulmalarının bir yoludur.” s.57 görüyoruz ki sosyal medya paradoksu yalnızlığı daha da güçlendirmektedir. Sosyal medya ile yalnızlık yalıtılmıslık duygularımızı bastırmaya çalışıyoruz kabul edelim ki aslında hepimiz aidiyet duygusunu yaşamaya, onaylanmaya-kabul görmeye ilgi görmeye açız.
Heiddeger’in varoluş felsefesinde biz kendimiz çözümlenecek varlıklarız derken aslında meselenin kendimiz olduğunu bu kitapta daha iyi anlıyorum. Tek başına olmak her zaman yalnızlık anlamına gelmeyeceği gibi yalnız olmak da her zaman tek başına olmak anlamına gelmez. Büyük yalnızlık hikayeleri de zaten kalabalık ortamlarda yazılmaz mı çoğu zaman. Ben en güzel hikayelerimi kalabalık ortamlarda yazdım aslında insanları tanıyarak. Bu yüzden yalnızlık bir eksiklik değil, bilinçle kartopu misali büyüyerek var olma hali.
Özetle ne anlatıyor; Yalnızlığın nasıl bir kavram olduğunu göstermek ve yalnızlığı düşünsel bağlamda tanımlayarak felsefe ile olan ilişkisini analiz ediyor. Giriş bölümünde kısaca yalnızlığın ne anlama geldiğinden, nasıl tanımlanabileceğinden, ortaya çıkış sebeplerinden ve kavramsal açıdan neden tek başınalıktan farklı bir anlam içerdiğinden bahsedilmiştir. Yalnızlık tanımlanırken, yalnızlığın sadece psikolojinin bir konusu olmadığına ve yalnızlığın pek çok alanda işlenen, her çağda ortaya çıkabilecek, disiplinler arası bir kavram olduğuna değinilmiş ayrıca Sylvia Plath ve Virginia Wolf’un hayat hikayelerinden kesitler bulunmaktadır.
Nitekim bütün olağanüstü kafaların seçtiği yalnızlık yani kendini bulma süreci inzivada saklıdır dostlarım.
Sevgili Rainer Maria Rilke ’nin “yalnızlık büyüktür” sözüne kaldırıyorum kadehimi.
SÖ:...Siz özgürlük adı altında başka bir zihnin kurguladuğı dünyanın esiri oluyorsunuz. Buna epistemik kölelik diyebilirsiniz, medya köleliği yahut gönüllü kölelik de diyebilirsiniz.
Severek okuduğum tüm kitaplara ve yazarlarına saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum.❤️ 📚🤍📖
Bazı kitaplar sadece okunmaz… yaşanır. Satır aralarında kendimi buldum, kaybettim, yeniden buldum. Belki de insanın en büyük yolculuğu bir kitabın içinde başlar.