Gözyaşı Ekmeği



_______
Bir ağıt makamı _______

Bu gece gözlerimden sarkan bütün tüfekleri, dilimin altında yıllardır namlusunu kendime çevirmiş melez bir duaya doldurup yedi oktavlık çocukluğumun ağzına bıraktığımda, içimde birbirinin ölümüne tutunarak ayakta kalmış ne varsa birer birer yerinden söküldü; sanki göğüs kafesimin altında unutulmuş bir evin duvarlarını içeriden kemik testereleriyle biçiyorlardı, her tuğlanın arasından başka bir yaşım, başka bir bekleyişim, bir daha kimseye uzatmamaya yemin ettiğim ellerim dökülüyordu, ben enkazın altında kalmadım, enkazın kendisine dönüştüm, hangi taşı kaldırsam altından bir zamanlar bir insanın sözüne ev kurmuş başka bir ben çıktı, hepsinin penceresi aynı yöne bakıyordu: henüz gelmemiş birinin ayak seslerine.

Belki kimsesiz büyümemiş olsaydım ben de bilirdim insan denen o takvimsiz felaketi önceden okumayı, birinin yüzünde hangi mevsimin infaz edildiğini, hangi sözün henüz söylenmeden çürümeye başladığını, hangi gülüşün kökleri kesilmiş bir ağacın dallarına asılmış son meyve olduğunu öğrenirdim; belki uzatılan her ele bir çocuk gibi sarılmaz, önce parmak aralarına gizlenmiş vedaların sayısını çıkarırdım, bir insanın gözlerinde kendime oda aramak yerine o gözlerin hangi kapıdan çıktığını sorardım, fakat benim çocukluğumda kimse kapıların nasıl kapandığını öğretmedi, ben yalnızca kapıların önünde nasıl yaşlanıldığını öğrendim.

Ben evlerin kapılarını içeriden açmayı öğrenemedim sensiz bil. Kapı önlerinde kendi gölgeme yaş günü kutlamayı, uzaktan gelen her ayak sesini soyadıma benzetmeyi, bir yabancının ağzından düşen iki güzel kelimeyi toplayıp gecelerce göğsümün altında saklamayı öğrendim; bana verilen küçücük bir iyiliği ömrümün bütün açlarına pay ettim, birinin başımı okşar gibi söylediği sözü çocukluğumun açlık cetveline ölçü yaptım, sonra sofra devrildiğinde yalnızca ekmeğimin değil, oturduğum sandalyenin bile başka birinin evinden ödünç alındığını anladım.

İçinde insan kalanlar bir başkasının gidişine değil, onun yanında kendisine ilk kez ev olabileceğini düşündüğü hâlinin ölümüne ağıt yakıyormuş. Ben bu gece en çok o evin cenazesindeyim.

İçimde bir kız çocuğu var, kimse görmeden büyümüş, boyunu takvim yapraklarıyla değil, kaybettiği insanların mezar taşlarıyla ölçmüş, her yaşında biraz daha küçülmüş bir kız; birinin kendisine iyi davranmasını tabiatın bütün kanunlarını geçersiz kılan bir mucize sanıyor, kapının kapanmasına değil, aralık bırakılmasına seviniyor, kendisine verilen bir sözü cebine koyup bütün kışı o küçücük kâğıdın sıcaklığıyla geçiriyor, bahar geldiğinde cebinden bir zamanlar gelecek vaat etmiş, şimdi yağmurda mürekkebi dağılmış bir insanın el yazısı çıkıyor, ben o kâğıdı da atamıyorum, zira bazı yazılar silinince kâğıt beyazlamıyor, insanın içinde bir organ kararıyor.

Şimdi hangi yanımı onarsam öteki yanımdan başka bir çocuk çıkıp geliyor, eteğime tutunuyor, yüzüme bakmadan neden yine inandığımı soruyor; ona insanları tanıyamadığımı söyleyemiyorum, kendimi korumayı öğrenemediğimi, birinin sesindeki sıcaklığı duyunca içimde yıllardır buz tutmuş bütün pencereleri aynı anda açtığımı, gelenin rüzgâr mı yoksa bir evin çatısını yerinden kaldıracak fırtına mı olduğunu anlamak için hep geç kaldığımı anlatamıyorum, bilmekle bilmek arasında bazı çocuklara gerçeği anlatmak için önce onların elinden tuttuğumuz dünyanın gerçekten var olduğuna inanmamız gerekiyor, benimse avuçlarımda dünya yerine birbirine yapışmış iki eski kapı tokmağı var.

Benim içimde tamircisi sen olan bir saat var, akrebi kendi kuyruğunu ısırmış ateşin söküğü, yelkovanı henüz doğmamış bir çocuğun süt dişi; zamanı göstermiyor, yalnızca kayıplarımı birbirine dikiyor, bir saatinde henüz birinin beni bulmasını bekliyorum, diğerinde çoktan büyümüş olmam gerektiğini düşünüyorum, bir başkasında kimsenin beni bulmasına gerek olmadığını söyleyerek kendi ellerimi birbirine kenetliyorum, fakat gece yarısı geldiğinde bütün yaşlarım aynı kapının önünde toplanıyor, küçüğüm büyüğümün elini tutuyor, büyüğüm küçüğünün ağzını kapatmaya çalışıyor, hiçbirimiz ağlamayı beceremiyoruz, zira gözyaşlarımız henüz gözlerimize ulaşmadan içimizdeki eski bir fırına sürülüyor.

Sonra gözlerimden içime bir şey akıyor.

Yaş değil bu inan.

Yıllardır dışarı çıkaramadığım bütün vedaların ağır, tuzlu, isimsiz suyu; boğazımdan geçip göğsümün arkasına yerleşiyor, kaburgalarımın arasına küçük bir deniz kuruyor, kalbimin altına balıksız bir kıyı bırakıyor, ben o kıyıda oturup bir zamanlar güvendiğim insanların ayak izlerinin silinmesini bekliyorum; dalga geliyor, izleri götürüyor, fakat her çekilişinde kendi ayak izlerim beliriyor, bilirim ben kendimi de o insanların peşinden sürüklerken bedenimin bütün kıyılarını terk etttim, şimdi içimde ne zaman bir gemi geçse çocukluğumun saçları pervanesine dolanıyor.

Keşke gözyaşı ekmeğimi senin gözyaşı ekmeğine sürebilseydim.

Belki insanlardan nefret etmezdim.

Belki iki ayrı kimsesizliğin arasında küçük, bacasından duman yerine çocukluk tüten bir sofra kurardık, ekmeğimizin üzerine birbirimizin gözyaşını sürerdik, tuzunu fazla bulmazdık, bir lokmanın boğazımızdan geçmesi için birbirimize su uzatırdık; kimse kimseye iyi olduğunu kanıtlamak zorunda kalmazdı, kimse gülümseyerek yarasını saklamazdı, kimse gecenin ortasında kendi adını kendisine hatırlatmak zorunda kalmazdı, bir insanın susması ilk kez başka bir insanın içinde alarm çaldırmazdı, susardık, yalnızca susardık, dünyanın bütün saatleri bir süreliğine çalışmayı bırakırdı.

Bir lokma alırdık.

Bir lokma daha.

Sonra belki ilk kez bir insanın yanında susmanın da terk edilmek olmadığını anlardık.

Benji, sana bir ekmek uzatmak isterdim, fakat benim ekmeğim çok eski bir fırının küllerinden çıkmış, üstünde çocukluğumun parmak izleri var, her lokmasında bir kapı eşiği, her kırıntısında gelmeyen birinin ayak sesi, her diliminde kimseye anlatamadığım bir bekleyiş saklı; yine de bölmek isterdim, en büyük parçayı sana vermek, kendime kalan küçücük parçayı da avucumda ısıtmak isterdim, belki insan dediğimiz şeyin bütün hikâyesi budur, birinin açlığını kendi açlığının önüne koyabilmek, bir lokmayı ikiye bölerken kimsenin payını eksiltmemek, kendi ağzındaki son kırıntıyı bile karşısındaki insanın boğazında düğümlenmesin diye saklayabilmek.

Ama bu gece soframda kimse yok.

Sandalyeler yerinde.

Tabaklar soğuk.

Masanın ortasında bir ekmek duruyor; ortasından iki ayrı hayatın birbirine ulaşamayan kırıntıları geçiyor, bir ucunda çocukluğumun diş izleri, öteki ucunda henüz doğmamış bir vedanın tuzu var, ekmeğin kabuğu çatladıkça içinden küçük evler dökülüyor, hiçbirinin kapısı açılmıyor.

Benji, ben artık insanlara kızdığımda bile içimde bir çocuk özür diliyor, sanki kırılan ben değilmişim de birinin güvenini boşa çıkarmışım gibi, sanki kapının önünde bekleyen ben değilmişim de geç kalan benmişim gibi, sanki bir insanın sözüne inanmak yasaklanmış bir meyveyi ısırmakmış da ben o suçu yıllardır aynı masumiyetle tekrarlıyormuşum gibi; kendimi bile kendi mahkememde savunamıyorum, hâkim koltuğunda çocukluğum oturuyor, tanık sandalyesinde bütün kayıplarım, kürsüde yüzünü seçemediğim o eski kimsesizlik, savunma makamında ise henüz konuşmayı öğrenememiş ellerim var, karar verilmiyor, dosya kapanmıyor, yalnızca içimde bir mezar taşı her gece biraz daha toprağa gömülüyor.

Bir karar verilmiyor.

Yalnızca içimde bir sela yükseliyor.

Bu kez bir çocuk onu çalmaya çalışmıyor, bütün ömrünü insanlara inanarak geçirmiş bir kadın, boğazında birikmiş bütün isimleri tek bir sese dönüştürmeye çalışıyor; fakat ses çıkmıyor, oysa bazı vedalar ağızdan çıkınca bitmiyor, bazı insanlar gittikten sonra bile insanın içinde oturmaya devam ediyor, bazı kırgınlıklar bir kalbin kapısını kapatmıyor, kapının ardındaki bütün odaları birbirine karıştırıyor, insan kendi evinde yolunu kaybediyor, çocukluğunun odasına girmek için büyüklüğünün cesedini çiğnemek zorunda kalıyor.

Ben yine de o çocuğu susturmayacağım.

Bıraktım ağlasın ağlasın ağlasın.

Bıraktım birinin kendisine iyi davranabileceğine inansın.

Bıraktım ki, bir gün bir insanın gözlerine baktığında orada bir tuzak değil, kendisine ayrılmış küçücük bir gökyüzü görsün; ben onun elinden bütün umutlarını alamam, zira benim çocukluğumdan geriye kalan son şey de belki budur, hâlâ birinin iyi olabileceğine inanmak, hâlâ bir lokmayı bölüşmek, hâlâ bir başkasının gözyaşını kendi ekmeğine sürebilecek kadar merhamet taşıyabilmek, bütün dünyanın kapıları yüzüne kapansa bile avucunda bir anahtar saklamak, anahtarın hangi kapıya ait olduğunu bilmeden onu kaybetmeye kıyamamak.

Ama bugün beni kendi hâlime bırak lütfen.

Bugün içimdeki bütün kapıları kapatmayacağım, yalnızca önlerine oturacağım; kim gelirse gelsin hemen açmayacağım, kim seslenirse seslensin kendimi o sesin içine bırakmayacağım, birinin beni bulmasını bekleyen o küçük kızın başını okşayıp ona ilk kez şunu söyleyeceğim: Senin suçun değildi, inanmak ayıp değildi, bir insanın iyiliğini ummak seni eksiltmedi, eksilen senin insanlığın değil, sana verilen sözün ağırlığıydı, sen bir kapının önünde fazla beklediğin için yaşlanmadın, o kapının ardında seni beklettiği için dünya kendi çocukluğundan utansın.

Ben kalbimdeki sandalyeye ölümü oturtmadım asla asla, Tanrı’nın beni çağıracağı günü sessizce bekleyen çocukluğumu oturttum; o günden beri ne kapıyı çalıyorum ne de gelenin kim olduğunu soruyorum, yalnızca göğsümdeki sofrayı toplamadım, bir gün o küçük kızın başını göğe kaldırıp kendisine ayrılmış sonsuzluğu görebileceğine inanıyorum, o güne kadar ellerimi birbirine kenetleyip içimdeki bütün kırık kuşları uçmaya zorlamayacağım, bazı ruhlar iyileşmek için kanat çırpmıyor, yalnızca kendilerine ait bir gökyüzünde yorulmadan durabilmeyi öğreniyor.

Ve ben bu gece gözyaşlarımı yüzümden silmeyeceğim.

İçime akmalarına izin vereceğim.

Belki kalbimin altında biriken o tuzlu deniz bir gün kendi kıyısını bulur, belki yıllardır içimde susuz kalmış bir ağacın köklerine ulaşır, belki de ben ilk defa bir insanın gelmesini beklemeden sabahı karşılarım; o sabah geldiğinde kimseye kendimi anlatmak zorunda kalmadan, bir ekmeği ikiye bölmeden de aç kalmadan, birinin gözlerine sığınmadan da gökyüzüne bakabilirim, belki ilk kez sabahın ışığı yüzüme vurduğunda gözlerim yanmaz, belki içimdeki o eski evin pencereleri açılır, belki çocukluğum ilk defa bir ayak sesini kendisine ait sanmadan uyuyabilir.

Şimdilik bilmiyorum.

Şimdilik yalnızca ağlıyorum.

Bir zamanlar inanmış olduğum bütün insanları değil, onların yanında kendimden esirgemediğim o güzel hâlimi uğurluyorum; bir insanın kalbini kendi elleriyle toprağa vermesi ne tuhaf, mezar taşına kendi adını yazamıyor, başucuna bir başkasının hatırasını koyuyor, sonra dönüp evine gidiyor, fakat eve vardığında kapının anahtarının çoktan göğsünün içine gömüldüğünü anlıyor.

Bir lokma ekmeğim var elimde.

Bir ucunda benim gözyaşım.

Öteki ucunda senin gözyaşın.

Aramızda koca bir dünya, dünyanın içinde birbirini bulamamış iki kimsesizlik, göğün altında kimseye duyuramadan büyümüş iki ayrı çocukluk duruyor; birinin avuçlarında henüz ısınmamış bir ekmek, ötekinin avuçlarında yıllardır soğumayan bir bekleyiş, ikimizin arasında ise bütün fırınlarını söndürmüş bir şehir var, bacalarından duman yerine kayıp isimler yükseliyor.

Keşke gözyaşı ekmeğimi senin gözyaşı ekmeğine sürebilseydim.

Belki insanlardan nefret etmezdim o zaman.

Belki bir insanın elini tutarken içimdeki bütün çocukları geriye çağırmak zorunda kalmazdım.

Belki de ilk defa bir lokmayı boğazımda düğümlemeden yutardım.

Ama bu gece ekmeğim de boğazımda kaldı.

Soframda bir sandalye boş.

İçimde bir çocuk uyanık.

Ben gece, içimdeki merhameti o enkazın altında bırakmaya kıyamadım; ellerimden birer birer düşen bütün insanlık kırıntılarını topladım, kimse görmeden göğsüme sakladım, zira insanın kendisinden geriye kalan son şeyi de kaybetmesi, bütün dünyanın bir daha doğmamak üzere karanlığa gömülmesidir.

Ve kimse duymadan, kendi içimde, kendi gözyaşlarımın sofrasında, bir daha kimseyi uyandırmamaya çalışarak ağlıyorum.

Biliyorum, içimdeki çocuk hâlâ uyumadı.

Hâlâ birinin geleceğine inanıyor.

Hâlâ kapının önünde küçük ayakkabılarıyla bekliyor.

Hâlâ elindeki ekmeği ikiye bölüyor.

Ben ona bu gece hiçbir şey söylemeyeceğim.

Yalnızca yanına oturacağım.

Belki ilk defa bir insan onu bekletmeden yanında kalacak.

Gözyaşı Ekmeği.

Bir lokması çocukluğumdan, bir lokması senden.

Geri kalanı, Tanrı’nın bildiği bir suskunluk.








______
Mardin/içimdeKadimNinelerinGözyaşı
EkmeklerineÇocukluğumuSürdüğümde _____
113