Bugünlerde ağzımın içine oturan her şeyi Fransızca örüyorum Mati; kelimelerin uçlarını birbirine geçirirken bazı hecelerin ağzımda küçük beyaz eldivenler giydiğini, bazılarının ise dilimin altında eski bir saray terbiyesiyle diz çöktüğünü görüyorum, Fransızca tıpkı benim gibi, kibar, naif ve asil; incinince sesini yükseltmeyen, yalnızca çatalını tabağın kenarına bırakıp bütün sofrayı sessizliğe mahkûm eden bir dil.
Kalbimin entarisini kaçarken görmek Kudüs duvarlarına kaçmak gibiydi; etekleri taşlara sürtünüyor, dikişlerinden eski dualar dökülüyor, her adımında bir başka yüzyılın tozunu kaldırıyordu, ben arkasından yetişmeye çalışırken kendi bedenimin içinde misafir kaldım Mati, insan bazen en mahrem giysisinin kendisinden önce terk ettiğini görüyor da çıplaklığını bile sonradan fark ediyor.
Bir de şu var Mati; ben artık bazı kelimeleri söylemiyorum, onları ağzımın içinde Fransız usulü katlayıp saklıyorum, dışarıdan bakıldığında zarif bir suskunluk sanılıyor, oysa içimde küçük bir terzi bütün gece çalışıyor, kalbimin sökülen yerlerine ipek dikiyor, iğnesini her batırışında Kudüs’ün taş duvarlarından bir parça daha kopuyor.