Ölüm her zaman bizimleydi, her zaman da bizimle olacak. İnsan varliginin ayrılmaz bir parçasıdır o. Çünkü ölüm sorusunun anahtarı, yaşam kapısının kilidini açar.
Sevildiğini hisseden ya da sevilebilme umudunu henüz yitirmemiş insan, sağlam bir kişiliği, güçlü bir duruşu varsa hele, yaşamına asla son vermez, veremez.
Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz. Beş şehir işte bu hesaplaşma ihtiyacının doğurduğu bir konuşmadır.
Beş şehirin asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntüyle yeniye karşı beslenen iştiyaktır. İlk bakışta birbiriyle çatışır görünen bu iki duyguyu sevgi kelimesinde birleştirebiliriz.
Sevmek mi, sevilmek mi? Mesela, yine şöyle buyururlardı:” biz Cenab-ı peygamber’i (s.a.s) seviyoruz.” peki, neden? Ne gördük ne bildik? Ne dilinden anlarız ne de hadisini bir hadis alimi gibi okuruz. O halde niye seviyoruz? Çünkü o bizi çok sevdi. Bunu nereden biliyoruz? Kur’an-ı Kerim’deki “Raufun rahim“ ifadesinden. O, Müminlere karşı çok müşfiktir. Peki, bu bilgi bizim için ne ifade ediyor? Bir inanç… Eğer inanmazsak boş bir kutuya benzeriz.
İç özgürlüğü olmayan bir insanın dışsal özgürlüğünden bahsedilebilir mi? Sezai Karakoç’un ifadeleri ile söylersek,” içindeki putları devremeyen kimse dıştaki putların esiri olmaktan kurtulamaz”
Çoğu insan anlamadan sevemezsin diye düşünüyor. Oysa tam tersi doğru olabilir: sevmeden anlayamazsın. Anlamak, içine nüfuz edebilmek, ahiret makamına geçebilmek için sevmen lazım. Ve bu ancak teslimiyetle olur.
Modernite, yani batı uygarlığının temelinde yer alan zihniyet;” rasyonel bir dünya kurarım ve bu dünyada mutlu yaşarım. Akıl benim rehberim ve aklın ötesinde, onun üstünde bir başka rehber tanımam” der.
Her gün babamla bakkala gidip sepetimi doldurmak benim hakkim, diyemedim. Agabeylerimle top oynamak istiyorum, size ne erkek değilsem, top oynamayi seviyorum işte, diyemedim. Dum dum diye ses çikaran kudüm isterim, bum bum kurşun seslerini degil. Okula baslayacagim, öğrendigim harfleri öğretmenime göstereceğim. Kış gelince, kar yağacak, dağa gideceğim, kartopu oynayacağim. Dağlardan yağan kurşunları istemem.
Çocuk... Kimse çocuk muyum, diye sormadi bana. Yüzüme kimse bakmadi o kurşunlari yollarken. Neler ister bir çocuk, hayallerim nedir diye sormadilar. Çocukluk denilen bir dönem yaşamama izin vermediler.