Psikolojide 'Zaman Körlüğü' diye bir kavram var; keyif aldığımız bir zaman diliminin çok hızlı aktığı algısı... Meselâ çok sevdiğimiz bir arkadaşımızla sohbet ettiğimizde zamanın nasıl geçtiğini anlamayız, sevdiğimiz bir filmi ya da diziyi izlediğimizde, sevdiğimiz bir kitabı açtığımızda kapatıncaya kadar geçen zamanı hissetmeyiz...
Beynin algısındaki dikkat ölçüsünün iki türlü olduğu söylenmektedir; otomatik dikkat ve yönlendirilmiş dikkat...
Otomatik dikkat, beyinde 'varsayılan mod' adı verilen bir ağa yanıt verir. Orası bizim, pofuduk olduğumuz, huzurlu köşemizdir. Aynı zamanda bu, ilginç bulduğumuz bir şeyi yaparken de kullandığımız dikkattir. Meselâ sanatkârın paletini eline aldığı an, sıkı bir taraftarın tribüne oturduğu an, Bir şefin yemek yapmaya başladığı an, çocukların bilgisayar başına oturduğu an😅 İyi vakit geçirdiğimiz için zamanın uçup gitmesine izin verir, akışına bırakırız...
Yönlendirilmiş dikkat, sorumluluğunu aldığımız ama yapmaktan hoşlanmadığımız, zorunluluk içinde olduğumuz şeylerle meşgul olurken kullandığımız dikkattir. Sıkıcı bir derse çalışmak, dışarda kuşlar cıvıldaşırken, sınava hazırlanmak, sıkıcı toplantılara katılmak ve görüşmeler yapmak mecburiyetinde olmak gibi... Bu dikkati neredeyse sırtımızda taşırız :) Zihnimizin dağılmasını önlemek, uzun,dik bir yokuşu tırmanmak gibidir...
Otomatik dikkat, iyidir hoştur ama zaman proğramlamasında ciddi sorunlar ortaya çıkarabilir. İşlerimizin aksamasına yol açabilir, zihinsel ve fizyolojik dengemizi tehlikelere açık hale getirir...
Sonuç itibariyle dikkatimizi kullanırken, dikkatli olmakta fayda var :)
“İnsanın içindeki yarılma sandığı şey, hakikatte kendi varlığının ikiye bölünmesi değil, tek bir asılla bağını kaybetmiş idrakin, kendi gölgesini kendine ikinci bir ben olarak göstermesidir."
"...içindeki düzeni korumak isteyen nefs, hakikatin girişini bir tehdit gibi yorumlayacak kadar kendi kurduğu sahte bütünlüğe bağlıdır."
"Birliği getiren şey, bütünleşmek değil, zaten bölünmemiş olduğunu görmekten ibarettir.”
"Gerçek dostluk, insanın karanlığıyla arasına bir mesafe koyan değil, o karanlığın içine birlikte inip orada elini bırakmayan kişidir. Dost dediğiniz, sizi teselli ettiği için değil, sizi sizden saklamadığı için kıymetlidir; insanı adam eden de tam olarak budur: birinin karşısında “taklitsiz” durabilmek."
"Hayal kırıklığı bir yönüyle insanın kendi sınırlarını yeniden çizmesidir, çünkü her kırılma, kişiye nerede fazla açıldığını, nerede fazla beklediğini, nerede hak etmediği bir değeri fazlaca verdiğini gösterir. İnsan o an anlar ki, aslında kimse onu yaralamamıştır; o, kendi iç kapılarını ölçüsüzce aralamıştır. Bu yüzden hayâl kırıklığı dışarıdan gelen bir darbe değil, insanın kendi içindeki terazinin yeniden ayarlanmasıdır. Sessizce büyür, hızlıca sarsar ama sonunda insana daha sağlam bir kendilik duygusu bırakır. Sağlam bir öğreticidir bu manâda."