Onların talihsiz olan insanlarla kurduğu ilişki yalnızca yalan üzerine bina edilmiştir, zira kaderle kurulan asıl rabıta onu kendi üzerinde de kabul etmekle başlar. Bedbahtlığa bu gözle bakmayan herkesin, talihsiz insanlara yaklaşımı da ya bir yalan ya da hezeyan üzeredir. Bedbaht birinin yüzünde bu hakikati gördükleri an, bu insanlar kaçarlar.
Biz ona sağır kalmışsak bile, bu hal bize bir dilenci gibi defalarca gelip durur. Ve bir gün, yine bir dilenci gibi gelmeyi bırakır. Eğer hissedebildiysek, Tanrı bizim içimize küçük bir tohum bırakmış ve gitmiştir.
Denizin kendi iradesi olup, bir gemiyi batmaktan kurtarsa idi, onu kuşatan dışsallığa boyun eğmemiş olacaktı. Onun boyunduruğu altında olduğu, koşulsuz itaati güzelliğinin ta kendisidir.
Sessizliği layıkıyla dinlemeyi öğrendiğimizde de asıl dinlediğimiz O'dur. Aşkta sebat eden, bedbahtlığın ve mutsuzluğun en dibindeyken bile bu işaretleri görür. Bu andan sonra da gördüklerinden asla şüphe duymaz.
Bizler Tanrı'yı düşündüğümüzü ve sevdiğimizi sanırken esasında insanoğlunu, belirli bir sosyal çevreyi yahut belirli alışkanlıkları, ruhun huzurlu birkaç anını, neşeyi, umudu ve teselliyi severiz.
öylesine geçip gitti işte gizem bize değmeden. bir ara-zamanda duyar gibi olduk bir şeyleri. dökülen inci seslerini belki de. yitikgillerden bir şey ele geçirilen ve hemen kaybolan. bir öte-zaman sesi aralık bir kapıdan. yanıp sönen bir şey iç denizlerimizde. göksel bir şey sıyırıp geçen bizi. ondan kalan incinmiş kanatlarla uçmaya çalışıyoruz şimdi...
Sevgi temayülünden doğan eylemler insani çabalardan neşet etmez. Elemle ve kederle birlikte gelseler dahi, Tanrı'ya itaatimize mündemiç eylem alanında bizler edilgenizdir. Etkin bir insani çabayla aşacağımız değil, sabırla, tevekkül ve takât ile aşabileceğimiz bir oluşlar dünyasındayız.
Güneş bizim kendi ruhumuzun karanlığında gömülüyken yalnız bırakmayan ve bizi kötülüğe çeken ahlaki bir yer çekimine karşı bizim sathığımızda yer alan lütfun imgesidir.
Bizler emeğimizde ve gündelik hayatımız içinde yaşanan şeylerin bize sunduğu sembolik anlatıyı bir mektubu okur gibi okumalıyız. Bu semboller keyfi şekilde karşımıza çıkmaz, onlar şeylerin doğasına çok evvelden ve Tanrı tarafından yazılmıştır.
İçimizdeki kötülüğün bir kısmını arzumuzun ve dikkatimizin nesnelerine taşırız. Ve o kötülük bize bu nesnelerden doğmuş gibi geri döner. İşte bu sebeple, kötülüğün tahakkümüne maruz kaldığımız mekanlardan soğur ve nefret ederiz. Bu mekânlar bizi kötülüğe hapsedermiş gibi görünürler.
Çaresizlikle fırlatılmış bir alyansı aramak ıssız bir kumsalda... içine yerleşilebilecek bir duyguyu... boşa çıkmış Söz’ü... tam her şey bu dünyaya uydurulduğu anda... anlaşılmaz bir kadın gibi başını öteye çevirirdi yaşam........
bir güzellikten iyileştiremediler beni bir sedef adasında yitirdim onu. o benimdi o yüzden elyazısı yok. yıldızlar istemiyorum artık. nilüfer çiçeğinin su üzerindeki yapraklarından biri olmak istiyorum.
Derin bilgeliğin bilgisiyle donanmış olan maneviyatı neşeli ve eyleme yöneliktir, gezegeni ölçek almıştır, iyimserliğinde ise karşı konulmaz biçimde dinamiktir.
"Benim için anahtar, her ne kadar kesinlikle çok faydalı ise de, geçmiş yaşantıların yeniden yaşanması değil, gerçekliğin yeniden inşasıdır. Yaşantıyı aklen bütünleştirmek başka şey, onu pratiğe aktarmak başka bir şeydir. Bana göre bu psikoterapinin zor kısmı, kavrayışlarımızı pratiğe aktarmaktır."
Birileri yok etti nerede şimdi o sihir? Bakımsız günlerdi. Ben çok hercai yaşadım kim bu dediler. Bütün bunlara ne gerek vardı aslında? Doğru sözcüğü bulup bulmadığımıza kim aldırıyor?
sazlar gizliyor bataklığı hava çürüyor “yine de soluk almak istiyor herkes ve hiç kimse soluk alamıyor ve çoğu insan ilerde soluk alabileceğiz diyor ve çoğu insan ölmüyor çünkü onlar zaten ölü"
Nispeten kısa süren hızlı ve yoğun nefes alıp verme dönemlerinden sonra bilinçaltındaki duygular ve anılarla ilişkili şaşırtıcı derecede yoğun duyumlar ortaya çıkar ve geniş kapsamlı ilham alma deneyimleri başlayabilir.
Toprak da, tıpkı insan organizması gibi sağlıklı olmak için dinamik bir denge durumunda kalmak zorunda olan canlı bir sistemdir. Denge bozulduğunda bazı unsurlar -insan vücudunda bakteriler ile kanser hücreleri, toprakta ise zararlılar ve yabani otlar- marazi bir şekilde ortalığı kaplayacaktır. Hastalık meydana gelecek, sonuçta bütün organizma ölecek ve inorganik maddeye dönüşecektir.
Duygusal stres, vücudun bağışıklık sistemini sindirmekte ve aynı zamanda da anormal hücrelerin artan üretimiyle sonuçlanan hormonal dengesizliklere yol açmaktadır. Böylece kanserin gelişmesi için en uygun şartlar yaratılmış olur. Habis hücrelerin üretilmesi tam da vücudun onları yok etme gücü en alt noktaya indiği zaman fazlalaşır.
"Kanser dışarıdan uğranılan bir saldırı değil, içeriden bir çöküştür. Ve can alıcı soru şudur: Belirli bir zamanda, kişinin bağışıklık sisteminin anormal hücreleri tanıyıp yok etmesini engelleyen, dolayısıyla onların hayatı tehdit eden bir tümör halinde gelişmelerine izin veren şey nedir?"
"Yin ve yang'ın orijinal anlamı, bir dağın iki tarafı demektir: güneşli taraf ve gölgedeki taraf. Bu, güneşin hareketinin yönünü belirtir. Dağ aynı dağdır ama gölge gider, yerine güneş gelir; güneş gider yerine gölge gelir. Tıpta yin ve yang' dan bahsettiğinizde ise kişi aynı kişi, birey aynı bireydir ama işlevsel özellikler zaman içinde yer değiştirir."
"Etkili (faydalı) bir terapist olmak için -öyle ki, böyle bir kişi adeta "erime noktasına gelebilir" - ondan korkmadığımı göstermem gerekir. Eğer hastalarınızdan korkuyorsanız bir terapist olmak için boşuna yorulmayın."
bir yağmur... atların birden çöküp yan yattığı... bir yağmur... garlardan... cılız gar çiçeklerinden... sonuna dek el sallayanlardan... herşey bittikten sonra dönüp gene bakanlardan... onlardan işte en çok onlardan bir yağmur... bırakılmış cam ayakkabılardan... bırakılmış ülkelerden... bırakılmış insanlardan bir yağmur...
ortasına bırakıldığım bir ülke... eylül ülkesi... mistikler gibi geçilen belirsiz geceler...
Burada, görünüşte kaynakla hiç bir benzerliği kalmamış son derece teşekkül etmiş, son derece bireysel, bağımsız bir varlıkla karşı karşıyasınız. [...] Okyanusla yeniden birleşebilmek için kar tanesinin yapısını ve bireyliğini (okyanusa) teslim etmesi gerekir; o, adeta kaynağına dönmek için benliğini öldürmelidir.