Göğün Ortasından Geçen Selamcı Vapur




Üç buçuk yaşındaydım Julian, insanın kendi hayatından vazgeçmesinin yaşını kimlik kâğıdına yazmadıkları için ölümün beni kaç yaşında bulduğunu hâlâ kimseye ispatlayamıyorum; oysa her şey, yetişkinlerin dünyasında bir çocuğun yalnız bırakılmasına sıradan bir gün muamelesi yapılan o korkunç öğleden sonra, banyoda başladı, fayansların arasına sıkışmış incecik bir ışık vardı, musluğun ucunda su damlası olmaktan vazgeçmiş bir gök asılıydı, ben de kendime ait olmayan koca bir dünyanın ortasında, küçücük ellerimle hiçbir kapıyı açamayacağımı henüz bilmeden, bir insanın kendisini terk edişini ilk kez seyrediyordum.

Terk edilen bendim Julian, ama bunu o yaşta bilmiyordum; yalnızca bir şeyin gelmesi gerektiğini, gelmeyen şeyin de bir gün mutlaka geleceğini sanıyordum, çocuk aklım kapının altından içeri sızacak ayak seslerine birer isim veriyor, havluların kıvrımlarında saklanan yüzleri birbirine benzetiyor, aynanın içinde benden daha büyük görünen o küçük kızı annesiyle, babasıyla, hiç tanımadığı bir gökyüzüyle buluşturmaya çalışıyordu; sonra aynadaki kız bana sırtını döndü, banyodaki bütün fayanslar birer mezar taşı gibi yer değiştirdi, tavan aşağıya indi, yer yukarıya çıktı, dünya kendi ağırlığını kaldıramayıp ikiye katlandı ve ben, daha üç buçuk yaşımda, kimsenin duymadığı bir sesle yaşamaktan vazgeçtim.

Yanlış anlama Julian, ölmek istemeyi bilen bir çocuk değildim ben; ölümün adını bile bilmeden, hayatın bana ayrılmış bölümünden sessizce çıktım, geride yalnızca bedenimi bıraktım, o küçücük beden banyoda kaldı, ben ise kimsenin göremediği bir yerden kapıya bakmaya devam ettim, belki biri gelir de beni yeniden kendime teslim eder diye; gelmediler, saatler duvarın içinden geçerek yaşlandı, sabun köpükleri tavana tırmanıp orada küçük beyaz dul kadınlara dönüştü, bir örümcek ağını örmek yerine dünyanın haritasını çıkardı, haritanın ortasına beni koydu, sonra bütün yolları silerek tek bir ülke bıraktı: Yalnızlık Cumhuriyeti. Vatandaşlık yaşı üç buçuk, başkenti banyo, resmî dili yutulmuş bir çocuğun ağzında çürüyen kelimelerdi.

O günden sonra ağzımı, kulaklarımı kapatıyorum çoğu zaman Julian, belki göğün ortasından bir selamcı vapur geçer diye; belki bulutların arasında üniformasını ters giymiş bir kaptan, elinde bana ait eski bir mektup, düdüğünü üç buçuk yaşındaki bir kızın duyabileceği kadar ince çalar, belki gök bir gün kıyılarını değiştirir de deniz göğün üstüne çıkar, vapur yıldızların arasından geçerken bütün ölü saatler birden çalışmaya başlar, belki biri başını güverteye uzatıp benim adımı sorar, Julian, belki de bütün bu evren yalnızca bir çocuğun duyulmamış sesini yanlış adrese teslim etmemek için kurulmuştur.

Ağlamıyorum.

Kalbim içindeki bütün mutfağın kapılarını açıp kapatıyor; tencerelerimde kaynayan yıllar var, içi boş tabaklarımda doğum günleri, çatlamış fincanlarımda hiç söylenmemiş ninniler, çekmecelerimde kime ait olduğunu bilmediğim çocuk çorapları duruyor, ocağın üzerinde bir ömür fokurduyor ama yemek pişmiyor, bilirim bu mutfakta kimse sofraya oturmuyor, kimse küçücük bir sandalyeyi çekip bana bugün nasılsın diye sormuyor, yalnızca kapılar açılıyor, kapanıyor, açılıyor, kapanıyor; kalbim kendi içinde bir ev işletiyor Julian, kiracısı benim, ev sahibi de beni yıllar önce terk etmiş o üç buçuk yaşındaki kız.

Bir kere.

İki kere.

Üç kere.

Sonra yüz kere.

Sonra saymayı unutuyorum, sayılar gelip dilimin altına saklanıyor, yüzüncü kapının arkasında ilk kapı beliriyor, ilk kapının arkasında banyo, banyonun arkasında çocukluğum, çocukluğumun arkasında henüz doğmamış bütün yaşlarım; zaman, kendi kuyruğunu yutmuş dev bir balık gibi beni midesinde taşıyor, ben hangi yöne yüzsem aynı aynaya çarpıyorum, aynanın içindeki kız büyüyor, saçlarına yıllar dolanıyor, yüzüne yabancıların hükümleri sürülüyor, sırtında kendisine ait olmayan suçların ıslak paltosu, gözlerinde daha kimseye anlatmadığı bir kış; fakat ne zaman ona elimi uzatsam, o benden önce elini geri çekiyor.

Ve birden orada seyrettiğim çocukluğum aklıma geçip intihar eşiğinde kendisini beklemeye alıyor.

“Senin haberin yok!” diye bağırıyorum ona Julian, kalp camımdan yüzümü yukarı doğru düşürürken.

Senin haberin yok, benim hangi yaşımın hâlâ banyoda beklediğinden, hangi yaşımın yıllardır kapı önünde ayakkabılarını giymeden oturduğundan, hangi yaşımın başını kaldırıp gelen her yabancıya bir anlığına kurtarıcısıymış gibi baktığından haberin yok; sen benim büyüdüğümü sanıyorsun, oysa büyümek dediğin şey terk edilmiş bir çocuğun çevresine inşa edilen yetişkin bedeninden ibaret, insanın boyu uzuyor, elleri değişiyor, yüzüne mevsimler yerleşiyor, fakat içerideki küçük kız aynı kapının önünde, dizlerini karnına çekmiş, kimsenin kendisini almaya gelmeyeceğini bilmeden bekliyor.

Ben o kızın annesi oldum Julian, babası oldum, kapısı oldum, kilidi oldum, geceleri başucunda nöbet tutan yaşlı bir deniz feneri, sabahları perdeleri açan uykusuz bir hizmetçi, kendi kalbini söküp ona yastık yapan adsız bir kadın oldum; ona dünya hakkında yalan söylemedim, dünyanın onu mutlaka seveceğini de vaat etmedim, yalnızca bir gün büyürse, kendi elleriyle bir kapı açabilecek kadar güçlenirse, o kapının ardında kendisini bekleyen bir hayat bulabileceğini fısıldadım, sonra sustum, zira bir çocuğa verilebilecek en büyük yalan bazen yarının bugünden daha merhametli olacağına dair edilen yemindir.

Ama ben yine de göğe bakıyorum Julian.

Zira gökyüzü, bütün bu olanlardan habersizmiş gibi davranmayı beceren tek büyük şey; her sabah mavi bir elbise giyip dünyanın cenazesine katılıyor, her akşam üzerindeki yıldızları söküp karanlığın cebine koyuyor, sonra hiç utanmadan yeniden doğuyor, ben de onun bu arsızlığına hayran kalıyorum, insanın başaramadığı bir şeyi göğün her gün yapabilmesine, yıkıldığı yerden kalkmasına, hiçbir açıklama sunmadan ışığını geri almasına, kendisini terk eden karanlığı ertesi sabah yine başının üzerinde taşımasına.

Bir gün selamcı vapur geçerse, Julian, ona beni anlatma.

Bırak beni kendi bulsun.

Bırak güvertesinden sarkan incecik bir halat, göğün bütün yasalarını çiğneyerek banyodaki o küçücük kızın avucuna düşsün; vapurun kaptanı kapıyı çalmasın, içeri girmek için izin istemesin, yalnızca denizin ortasında diz çöküp üç buçuk yaşındaki o çocuğun göz hizasına gelsin, ona hiçbir şey sormasın, geçmişini açıklatmasın, neden sustuğunu merak etmesin, kendisini kurtarmaya geldiğini söylemesin; çünkü bazı çocuklar kurtarılacakları vaadinden bile korkar Julian, bir daha umutlanıp aynı yerde bırakılmaktan, bir elin sıcaklığını tanıyıp ardından o eli kaybetmekten, kendilerini bir başkasının merhametine emanet ettikten sonra yeniden sahipsiz kalmaktan korkarlar.

Kaptan yalnızca elini uzatsın.

Kız isterse tutsun.

İstemezse deniz beklesin.

Benim bütün ömrüm boyunca öğrenmeye çalıştığım şey belki de budur Julian; insanın hayata geri dönmesi, birinin onu zorla kıyıya çekmesiyle değil, kendi içindeki o küçücük çocuğun bir gün suya dokunmaktan korkmamasına izin vermesiyle başlar, fakat kimse bana bunun ne kadar süreceğini söylemesin, takvimler banyoya girmesin, saatler kapının önünde beklemesin, iyileşmenin bir son kullanma tarihi varmış gibi davranılmasın.

Ben hâlâ bazen ağzımı, kulaklarımı kapatıyorum.

Göğün ortasından bir selamcı vapur geçer diye.

Kalbim hâlâ kendi mutfağında kapıları açıp kapatıyor.

Bir kere.

İki kere.

Üç kere.

...Ve ben, Julian, o kapıların birinin ardında hâlâ üç buçuk yaşında olduğumu bilerek, bütün evrenin ortasına küçücük bir sandalye koyuyorum; üstüne kimsenin oturmasını beklemiyorum, kimseye yer ayırmıyorum, yalnızca bir gün kendi çocukluğumun karşısına geçip ona, bütün bu yıllar boyunca seni almaya gelemedim, diyecek kadar dürüst olabilmeyi diliyorum.

...Ama henüz bütün gökler kapanmadı Julian!
Belki bir gök düşer üç buçuk yaşıma yaşamaya başlarım.

Kulaklarımı açıyorum Julian. Göğün tam ortasındayım. Üniformasını ters giymiş o kaptan elini uzatıyor.

Tutsam mı elinden ne dersin Julian!
Yoksa üç buçuk yaşındaki o kızın uyanması için, denizin banyodan daha derin olduğunu kabul etme vaktim geldi mi?

Ağlamıyorum.
Sadece kalbimi içip yüzüme yağıyorum Julian!











18:18/6202…
Yansınkalbiminiçi…
249