Ve sen onun uykusuna sarılmışken ben ağzımın içinde büyüttüğüm ormanı gecenin paslı dişlerinden birer birer söküyorum.
Usulca rüyana sokulup:
“Ağaçlar gövde olarak değil, insanın söyleyemediği kelimelerin altında çürümeye başlayan yeşil kemikler olarak büyür.”
Rüyandan çıkarken, sabahın henüz adı konmamış tarafında dilimden yapraklar döküldü.
Hiçbir kuş onları toplamaya gelmedi.
Yastığın üzerinde ince, siyah bir orman gölgesi vardı; gece boyunca kaburgalarımın arasında uyuyan bütün kökler şimdi birbirlerinin ölü dallarını taşıyorlardı.
Göğsüme dokundum.
İçimdeki eski uğultu yerini genişleyen bir sessizliğe bırakmıştı.
Sessizlik büyüdükçe bedenimin içinde yıllardır saklanan küçük bir çocuk kemiği uyandı.
Çocuk ağlamadı.
Sadece nefes aldı.
Pencere açıktı.
Sabah, odanın içine ıslanmış bir yaprak gibi sürünerek giriyor, perdelerin beyazlığına denizin henüz söylemediği bir cümleyi bırakıyordu.
Tenim ağırdı.
Ama bu ağırlık beni aşağı çekmemişti.
Omuzlarımın, dizlerimin, çıplak ayaklarımın altında dün geceden kalmış başka bir beden yoktu.
Yalnızca bendim.
Benden ayrılmamış, ama bana da yapışmamış bir beden.
Sen odanın öbür ucunda yüzünü sabahın içine saklamıştın.
Sesin geldi:
“Uyandın mı?”
Sesinin içinden çok eski bir kuş geçti.
“Belki,” dedim.
Halbuki uyanışlar, gözlerin açılması değildir; insanın kendi derisinin altında başka birinin nefes etmediğini duymasıdır.
Sen bana yaklaşmadın.
Elin boynumun çevresinde eski bir halka gibi kapanmadı.
Aramızdaki hava iki ayrı göğsün arasında ince, serin bir nehir olarak kaldı.
Nehir aktı.
Biz yerimizde kaldık.
Dışarıda bir kuş unutulmuş bir şarkının tek dişini gagasıyla yokladı.
Bir nota çıktı.
Sonra gökyüzünün dilinde küçük bir yara açıldı.
Beyazlık oradan sızdı.
Yatağın ucunda geceden kalmış koyu bir kumaş duruyordu.
Kadife.
Parmaklarımı üzerine koyduğumda gecenin bütün sessizliği, tırnaklarının altından çıkmış ölü bir yağmur gibi yavaşça yumuşadı.
Kumaşın bir yüzünde ışık uyuyor,
öteki yüzünde ışığın gömülmekten korktuğu derin bir karanlık vardı.
Sen:
“Onu bana ver,” dedin.
Verdim.
“Ne yapacağız?”
Kadifeyi pencerenin önüne taşıdın.
“Hiçbir şeyi örtmeyecek.”
“Öyleyse?”
“Rüzgâra bırakacağız.”
Kumaşı açtık.
Odanın içindeki gölgeler kendilerine ait olmayan bedenlerden sökülmüş deriler gibi duvarlardan ayrıldı.
Dışarıda kaldırım ıslaktı.
Çatılar, sabahın altında ince gümüş kabuklarına dönüşmüş, o uzak deniz uykudan kalkmış bir devin ağzında unutulmuş tuz gibi kımıldamıştı.
Ve bir zamanlar içimde taşıdığım bütün şeyler adımı söylemeyi bırakmıştı.
Onlara baktım.
Benim içimden geçmişlerdi.
Bazıları yara, bazıları çocuk, bazıları yalnızca karanlıkta büyümüş birer ses olarak.
Şimdi hiçbiri benden bir ev istemiyorlar.
Yaranın kendisini evden kovamadım.
Ama evin içindeki eski eşyaları dışarı taşıdım.
Birer birer.
Kan kokan sandalyeler.
Dili kesilmiş aynalar.
Uyumayan saatler.
Bana ait olduğunu sanıp yıllarca sırtımda taşıdığım başkasının omuz kemikleri.
Hepsini sokağın kıyısına bıraktım.
Ayaklarımın altında ince bir ürperti dolaştı.
Ürperti korku değildi.
Bedenimin kendi kendine söylediği çok eski bir dua gibiydi.
Her boşluk ölüm değildir.
O boşluklar ciğerlerin yeniden kurulabilmesi için kaburgaların arasına bırakılmış gizli mesafelerdir.
Sen pencerenin önünde duruyordun.
“Beni hatırlayacak mısın?” dedin.
Sorunun içinde tutunmaya çalışan hiçbir el yoktu.
Yalnızca uzaklaşan bir şeyin ardında bıraktığı ılık bir iz vardı.
“Hatırlayacağım,” dedim.
“Ama seni içimde saklamayacağım.”
Yüzün sabahın içinden çıktı.
Kirpiklerinin yere düşen gölgesini, çenendeki küçük çizgiyi, ellerinin artık benden hiçbir şey istemediğini gördüm.
Yakındın.
Fakat yakınlığın iki kemiğin birbirine kaynaması olmadığını bedenim sessizce öğreniyordu.
İki insan birbirine dokunmadan da aynı gökyüzünün altında kanamadan durabilir.
Kapının yanında duran çıplak askıya eski gömleğimi astım.