İleti 16s

Ona Sen Deme




Ve sen onun uykusuna sarılmışken
ben ağzımın içinde büyüttüğüm
ormanı
gecenin paslı dişlerinden birer birer
söküyorum.

Usulca rüyana sokulup:

“Ağaçlar gövde olarak değil,
insanın söyleyemediği kelimelerin altında
çürümeye başlayan yeşil kemikler olarak büyür.”

Rüyandan çıkarken,
sabahın henüz adı konmamış tarafında
dilimden yapraklar döküldü.

Hiçbir kuş onları toplamaya gelmedi.

Yastığın üzerinde
ince, siyah bir orman gölgesi vardı;
gece boyunca kaburgalarımın arasında
uyuyan bütün kökler
şimdi birbirlerinin ölü dallarını taşıyorlardı.

Göğsüme dokundum.

İçimdeki eski uğultu
yerini genişleyen bir sessizliğe bırakmıştı.

Sessizlik büyüdükçe
bedenimin içinde yıllardır saklanan
küçük bir çocuk kemiği
uyandı.

Çocuk ağlamadı.

Sadece nefes aldı.

Pencere açıktı.

Sabah, odanın içine
ıslanmış bir yaprak gibi sürünerek giriyor,
perdelerin beyazlığına
denizin henüz söylemediği bir cümleyi
bırakıyordu.

Tenim ağırdı.

Ama bu ağırlık
beni aşağı çekmemişti.

Omuzlarımın, dizlerimin,
çıplak ayaklarımın altında
dün geceden kalmış başka bir beden yoktu.

Yalnızca bendim.

Benden ayrılmamış,
ama bana da yapışmamış
bir beden.

Sen odanın öbür ucunda
yüzünü sabahın içine saklamıştın.

Sesin geldi:

“Uyandın mı?”

Sesinin içinden
çok eski bir kuş geçti.

“Belki,” dedim.

Halbuki uyanışlar,
gözlerin açılması değildir;
insanın kendi derisinin altında
başka birinin nefes etmediğini
duymasıdır.

Sen bana yaklaşmadın.

Elin boynumun çevresinde
eski bir halka gibi kapanmadı.

Aramızdaki hava
iki ayrı göğsün arasında
ince, serin bir nehir olarak kaldı.

Nehir aktı.

Biz yerimizde kaldık.

Dışarıda bir kuş
unutulmuş bir şarkının
tek dişini gagasıyla yokladı.

Bir nota çıktı.

Sonra gökyüzünün dilinde
küçük bir yara açıldı.

Beyazlık oradan sızdı.

Yatağın ucunda
geceden kalmış koyu bir kumaş duruyordu.

Kadife.

Parmaklarımı üzerine koyduğumda
gecenin bütün sessizliği,
tırnaklarının altından
çıkmış ölü bir yağmur
gibi yavaşça yumuşadı.

Kumaşın bir yüzünde
ışık uyuyor,

öteki yüzünde
ışığın gömülmekten korktuğu
derin bir karanlık vardı.

Sen:

“Onu bana ver,”
dedin.

Verdim.

“Ne yapacağız?”

Kadifeyi pencerenin önüne taşıdın.

“Hiçbir şeyi örtmeyecek.”

“Öyleyse?”

“Rüzgâra bırakacağız.”

Kumaşı açtık.

Odanın içindeki gölgeler kendilerine ait
olmayan bedenlerden sökülmüş
deriler gibi duvarlardan
ayrıldı.

Dışarıda kaldırım ıslaktı.

Çatılar, sabahın altında
ince gümüş kabuklarına dönüşmüş,
o uzak deniz
uykudan kalkmış bir devin
ağzında unutulmuş tuz gibi
kımıldamıştı.

Ve bir zamanlar içimde taşıdığım
bütün şeyler
adımı söylemeyi bırakmıştı.

Onlara baktım.

Benim içimden geçmişlerdi.

Bazıları yara,
bazıları çocuk,
bazıları yalnızca
karanlıkta büyümüş birer ses olarak.

Şimdi hiçbiri
benden bir ev istemiyorlar.

Yaranın kendisini
evden kovamadım.

Ama evin içindeki
eski eşyaları dışarı taşıdım.

Birer birer.

Kan kokan sandalyeler.

Dili kesilmiş aynalar.

Uyumayan saatler.

Bana ait olduğunu sanıp
yıllarca sırtımda taşıdığım
başkasının omuz kemikleri.

Hepsini sokağın kıyısına bıraktım.

Ayaklarımın altında
ince bir ürperti dolaştı.

Ürperti korku değildi.

Bedenimin
kendi kendine söylediği
çok eski bir dua gibiydi.

Her boşluk
ölüm değildir.

O boşluklar
ciğerlerin yeniden kurulabilmesi için
kaburgaların arasına bırakılmış
gizli mesafelerdir.

Sen pencerenin önünde duruyordun.

“Beni hatırlayacak mısın?”
dedin.

Sorunun içinde
tutunmaya çalışan hiçbir el yoktu.

Yalnızca uzaklaşan bir şeyin
ardında bıraktığı
ılık bir iz vardı.

“Hatırlayacağım,”
dedim.

“Ama seni içimde saklamayacağım.”

Yüzün sabahın içinden çıktı.

Kirpiklerinin yere düşen gölgesini,
çenendeki küçük çizgiyi,
ellerinin artık benden
hiçbir şey istemediğini gördüm.

Yakındın.

Fakat yakınlığın
iki kemiğin birbirine kaynaması olmadığını
bedenim sessizce öğreniyordu.

İki insan birbirine dokunmadan da
aynı gökyüzünün altında
kanamadan durabilir.

Kapının yanında duran
çıplak askıya eski gömleğimi astım.

Düğmeleri yoktu.

Göğüs kısmındaki açıklıktan
sabahın ışığı geçiyordu.

Gömleğin içinde
hiç kimse yoktu.

Boştu.

Boşluğun içinden
rüzgâr geçiyordu.

Ve boşluk
bu kez beni eksiltmiyordu.

Kadifeyi ışığın önüne bıraktın.

Işık kumaşın içinde ölmedi.

Yumuşadı.

Duvarlara yayıldı.

Yatağa.

Yere.

Çıplak ayaklarıma.

Göğsümün tam ortasında
yıllardır taşınan küçük bir ağırlığa.

Öğleye doğru sokağa
çıktık.

Taşlar yağmurun altında küçük aynalara
dönüşmüştü.

Her adımda bedenlerimiz birbirinden
biraz daha
uzaklaştı.

Uzaklık büyüdükçe acı
küçülmedi.

Ama acının içine
hava girdi.

Sen başka bir göğe baktın.

Ben başka bir göğe.

Aramızda hiçbir şey filizlenmedi.

Ne eski bir alışkanlık.

Ne yeniden kurulacak
bir duvar.

Ne bizi birbirimize bağlamak isteyen
ıslak bir kök.

Yalnızca boşluk.

Boşluğun içinden geçen
sabah.

Sonra yürüdün.

Ardından bakmadım.

Ayrılıkların
arkasından bakılmadığında daha az
gerçek olmaz.

Bir insanı özgür bırakmak,
gözlerini ondan çekip
kendi gözlerinin içine geri koymaktır.

Sokağın sonunda
döndün.

Elini kaldırdın.

Ben de kaldırdım.

Ellerimiz birbirine ulaşmadı.

Ama ikisi de
kendi bedenlerinin ucunda
titremeden kaldı.

Akşam çöktüğünde
odaya döndüm.

Kadife hâlâ pencerenin önündeydi.

Rüzgâr kumaşı kaldırıyor,
indiriyor,
kaldırıyor,
indiriyordu.

Sanki gece
odanın içine girip
yumuşak bir kalp taşıyordu.

Hava tenime değdi.

Üşüdüm.

Üşümek güzeldi.

“Evet, artık biliyorum,” diye seslendim
kendime.
Üşüyen yer hâlâ
bendendi.

Yatağın üzerinde soluk bir
iz vardı.

Elimi üzerine koydum.

İçimdeki çocuk artık
ağlamıyordu.

Ama ölmemişti.

Göğsünün içinde
küçücük bir su sesi vardı.

Dinledim.

Nefes.

Bir daha.

Nefes.

Bir daha.

Nefes.

Bu kadarı yetti.

Ve seninle aynı rüyada yeniden birbirimizin
içine düşmemek için ağzımda büyüyen
ormanı söküp söküp dışarı
atmadım.

Bilirim, ormanlar sökülerek
bitmez.

Kökleri insanın diline tutunur.

Ben dilimi kestirmedim.

Kökleri konuşturdum.

Sonra sustum.

Sen ışığı taşıdın.

Ben kendi adımı
başkasının sesinden ayırdım.

Sabah yeniden geldi.

Gökyüzünün kemiğine
ince bir ışık sürüldü.

Kadife perde
rüzgârın ağzında kıpırdadı.

Çocuk ağladı.

Bu kez sesini boğmadım.

Ağlasın.

Ağlasın ki
yıllarca yutulmuş bütün sabahlar
boğazından geçip
bedenine geri dönebilsin.

Ağlasın.

Hem bazı sesler
susturulduğunda ölmez.

İnsanın içinde
köklenir.

Köklenir.

Köklenir.

Sonra bir gece
kaburgaların arasından
simsiyah bir ağaç çıkar.

Ben o ağacı
artık sökmüyorum.

Onu başka yere dikiyorum.

Kalbimin dışına.

Adını bilmediğim
bir toprağın içine.

Sen ışığı taşıyorsun.

Ben adımı
başkasının ağzında çürümüş
bir elma çekirdeğinden ayırıyorum.

Sen uzaklaşıyorsun.

Ben bedenimde
yer açıyorum.

Sen başka bir sabaha
karışıyorsun.

Ben tenimin altında
kalan çocuğu
avuçlarımın arasında tutuyorum.

Ağla.

Kulaklarımın içinde
doyasıya ağla.

Ağla.

Bütün eski ormanlar
sesinden geçsin.

Ağla.

Kökleri
dilinin altında sürünsün.

Yaprakları
boğazında yeşersin.

Ağla.

Ben artık
sesinin önüne
kendi ağzımı koymayacağım.

Gece geldiğinde
ormanı büyütmeyeceğim.

Büyütmeyeceğim.

Büyütmeyeceğim.

Kökleri
toprağın karanlığına bırakacağım.

Dalları
uyumayan kuşlara.

Çocuğu
kendi ağlamasına.

Seni
kendi uzaklığına.

Beni
kendi tenime.

Sonra sabah
pencerenin demirlerine
ıslak parmaklarıyla tutunacak.

Kadife perde bir ölü kanadı
gibi kımıldayacak.

Gömleğin boşluğundan
gökyüzü geçecek.

Çıplak ayaklarım
ıslak taşların üzerinde
kendi ağırlığını taşıyacak.

Ve içimdeki çocuk
ağlayacak.

Ağlayacak.

Ağlayacak.

Bu kez sesi
bir yere gömülmeyecek.

Bir kuş çıkacak o sesten.

Sonra ikinci bir kuş.

Sonra göğün altında
kimsenin adını bilmediği
siyah bir sürü.

Hepsi benden uzaklaşacak.

Hepsi sana ulaşmadan
göğe karışacak.

Ben pencerenin önünde kalacağım.

Elimi tenime koymadan.

Adımı söylemeden.

Birinin beni sevmesinden
birinin beni bırakmasından
senin yeniden beni bulmandan değil,

bir gün
kendi tenimin altında
ağlayan birini duyarsam

ona
sen deme.

Benim.







London
dokuz eylül
371