"DENİZE DOĞAN GÜNEŞ" (Aşk romanı)
Yazar: ELŞEN İSMAİL *** *** *** "Yine hayallere mi daldın, Deniz?" diye sordu babası masasının arkasına geçerek. Sesi kuru ve duygusuzdu. "Bugün Melis’le görüşmelisin. Babasıyla büyük bir anlaşma im...
4. Bölüm

BÖLÜM 4: KÜFLENMİŞ KAFTANLAR

1 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Şehrin üzerine çöken kurşunî bulutlar, sanki gökyüzünün de bu "zalim" oyuna itirazı gibiydi. "Demiryolu Holding"in görkemli yemek salonunda, kristal avizelerin altında servis edilen her tabak, aslında bir özgürlüğün cenaze töreni gibiydi. Masanın bir ucunda Deniz’in babası, zafer kazanmış bir komutan edasıyla oturuyordu. Karşısında ise Melis, üzerinde binlerce dolarlık bir elbiseyle, elindeki akıllı telefonun kamerasından yanan mumların yansımasını yakalamaya çalışıyordu.
Deniz, babasının ona zorla giydirdiği o pahalı, dar ve ruhunu sıkan ceketin içinde kendini bir tutsak gibi hissediyordu. Sanki ruhsal olarak küflenmiş kaftan giyinmişti – yani öyle hissediyordu. Atalarının, babalarının giydiği o ağır, hırs ve maddiyat kokan kumaş, şimdi onun omuzlarına yüklenmişti.
"Deniz, neden yemeğine dokunmuyorsun tatlım?" dedi annesi Melek, her zamanki gibi kocasının gözünün içine bakarak. O, hayatını sadece "baş üstüne" diyerek geçiren, kendi benliğini bir gölgeye çevirmiş o kadındı. "Bak, Melis senin için bu restoranı seçti. Çok seçkin bir yer."
Melis, telefonunu masaya bırakıp yapmacık bir tavırla gülümsedi. "Evet Deniz, burası şehrin en 'elit' mekânı. Yarın akşamki paylaşımlarım için harika bir arka plan olacak. Hem babalarımız bugün imzaları attı, artık bu işin adını koymanın vakti geldi, değil mi?"
Duru, masanın en sonunda, tabağındaki yemeği bir cerrah titizliğiyle parçalarken aslında zihnindeki senaryoyu parçalıyordu. Defterini dizinin üzerine koymuş, masanın altından gizlice yazıyordu: “Karakterlerin boğazına düğümlenen her lokma, aslında söylenmemiş çığlıkların tortusudur. Antagonist gülümsüyor, kurban ise susuyor.”
"Adını koymak mı?" dedi Deniz, sesi masadaki gümüş takımların soğukluğu kadar keskindi. "Siz benim adıma bir hayat cızmışsınız (çizmişsiniz). Ama unuttuğunuz bir şey var: Ben o kâğıtta bir figür değilim. Melis, senin dünyan bir “Instagram” karesinden ibaret olabilir ama benim dünyamda gerçek renkler ve gerçek acılar var."
Babasının yüzü bir anda gerildi. "Deniz! Haddini bil! Sana sunduğum bu 'garantili' hayatı elinin tersiyle itmene izin vermeyeceğim."
--------------------------------------------------------------------------------
Aynı saatlerde, şehrin diğer ucundaki o nemli yemekhanenin mutfağında, Güneş’in babası Tarık elindeki boş tencereyi hırsla tezgâha vurdu. "Geliyorlar dedik hanım, Serhat Bey ve ailesi bu akşam cevabımızı bekliyor!"
Güneş, üzerindeki eski ama tertemiz hırkasına sarılmış, pencereden dışarıdaki yağmuru izliyordu. Kütüphanedeki o ilk çarpışma anını, Deniz’in gözlerindeki o ilahi ışığı düşünüyordu. Şimdi ise karşısında, onu "kırk yıllık sefaletten kurtaracak" bir "bilet" olarak gören babası vardı.
"Baba," dedi Güneş, sesi her zamanki gibi mağrur ve dikti. "Siz beni sevdiğiniz için mi evlendirmek istiyorsunuz, yoksa kendi borçlarınızı ödemek için mi? Serhat’ın parası benim ruhumu satın alamaz. Ben kütüphanede o kitapların arasında sadece ders çalışmadım, özgürlüğü de öğrendim."
"Lazım olandan fazla konuşuyorsun!" diye gürledi babası Tarık bey. "Sana lazım olan tek şey, karnının doyması ve bir evin olması. Serhat gibi bir adam sana bunu fazlasıyla verir."
Güneş’in annesi Zeliha sessizce köşede ağlıyordu. O da biliyordu ki, kızı giydirilmek istenen bu küflenmiş kaftanın içinde boğulacaktı. Ama kocasına karşı çıkacak gücü yoktu.
--------------------------------------------------------------------------------
Karanlık sokakların birinde, Behram ve Ahmet bir arabanın içinde holding binasının çıkışını bekliyorlardı. Ahmet’in elinde, paslanmış ve ruhu kadar kararmış o ucuz silah vardı.
"Bak, çıkıyorlar," dedi Behram, Melis’in lüks aracını işaret ederek. "Zenginlik böyle bir şey işte Ahmet. Senin hayalini kurduğun kız, o ressam bozuntusuyla bu ışıkların içinde dans ediyor."
Ahmet, dişlerini gıcırdatarak silahı beline yerleştirdi. "O dansın son müziğini ben çalacağım Behram. Onlar kendilerini gökyüzünde sanıyorlar ama sokak her zaman onları aşağı çeker. Güneş benim helalimdir, o züppeye yar etmem."
Behram sinsice güldü. "Sokak eğitimi görmemiş bu çocuklar, merminin sesini duyunca hangi deliğe kaçacaklarını şaşırırlar."
--------------------------------------------------------------------------------
Yemekten sonra Deniz, evden fırlayıp dışarı çıktı. Yağmur, yüzündeki o sahte gülümsemenin kalıntılarını yıkıyordu. Altay’ın atölyesine vardığında nefes nefeseydi.
"Altay, vakit daralıyor," dedi Deniz. "Babam yarın akşam nişanı ilan etmek istiyor. Serhat ise Güneş’in evine dayanmış. Bu küflenmiş dünyada nefes alamıyoruz artık."
Altay, bir tabloyu ters çevirip Deniz’e baktı. "O zaman gitme vaktidir Deniz. Festival bahanesiyle, o baraka hazır. Timur amca bizi bekliyor. Bu gece her şeyi topla. Yarın sabah saat 7’de sahilde... Güneş denize doğarken, biz karanlığı arkamızda bırakacağız."
Deniz, cebinden Güneş’le kütüphanede çarpıştıkları zaman düşürdüğü ve o günden beri sakladığı o küçük notu çıkardı. Üzerinde Güneş’in el yazısıyla bir nota dizisi vardı.
"Bu melodiyi tamamlayacağız Altay," dedi Deniz. "Hazin bir melodi olsa da, bizim melodimiz olacak."
Duru ise odasında, yatağına uzanmış, karanlık tavana bakarken senaryosunun son cümlesini yazdı: “Perde kapanırken, oyuncular maskelerini yırtıp attılar. Ama bilmiyorlardı ki, sahneden kaçmak, oyundan çıkmak değildir. Asıl trajedi şimdi başlıyor.”
Bölümün sonunda, şehrin üzerine çöken o ağır sessizlik, yaklaşan "fırtınanın öncüsüydü". Deniz ve Güneş, giymeyi reddettikleri o küflenmiş kaftanları yerlere fırlatıp, çıplak ruhlarıyla birbirlerine doğru koşmaya hazırlanıyorlardı. Sabah saat 7, hem kurtuluşun hem de bir sonun başlangıcı olacaktı.
BÖLÜMÜN SONU…
Gelecek Bölüm: "İki Çift Kahverengi Göz." Kütüphanedeki o efsanevi karşılaşmanın tüm detayları ve kaçışın ilk adımları. 5. bölümde buluşmak üzere...
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar