Yazar: ELŞEN İSMAİL
*** *** ***
"Yine hayallere mi daldın, Deniz?" diye sordu babası masasının arkasına geçerek. Sesi kuru ve duygusuzdu. "Bugün Melis’le görüşmelisin. Babasıyla büyük bir anlaşma im...
Şehrin öteki yüzünde, rutubet kokulu binaların arasından süzülen gri sabah, bir umut değil, ekmek kavgasının yorgun habercisiydi. Devlet dairesinin bodrum katındaki yemekhanede, dev kazanlardan yükselen buharın ardında bir kadın ve bir adam, kırk yılın yorgunluğunu omuzlarında taşıyarak çalışıyorlardı. Burası, Güneş’in anne ve babasının dünyasıydı; her şeyin gramla hesaplandığı, hayallerin ise sadece birer kaçış noktası olduğu o dar kavisli evren. Güneş, üzerindeki beyaz önlüğü düzeltirken, mutfaktan gelen o ağır yemek kokusuna alışamıyordu bir türlü. Annesi, elindeki devasa kepçeyle kazanı karıştırırken, gözleri bir anlığına kızına takıldı. O gözlerde hem derin bir şefkat hem de kurtuluşunu kızının geleceğine bağlamış bir insanın çaresiz hırsı vardı. "Bugün biraz daha canlı dur, Güneş," dedi babası, elindeki bulaşık bezini tezgâha fırlatarak. "Serhat Bey akşam bizi ziyarete gelecek. Babasıyla konuşmuşlar, senin mezuniyetinden sonra işleri ciddiye bindirmek istiyorlar. Kırk yılın sefaleti diyoruz hanım, dile kolay... Bu çocuk bizim için sefaletten çıkış bileti!" Güneş’in boğazına bir düğüm oturdu. Babasının "bilet" dediği şey, onun kalbinin mezarıydı. "Baba," dedi sesi titreyerek ama gururundan ödün vermeden, "Ben bir mal değilim. Serhat’ın parası benim ruhumun açlığını doyurmaz. Ben okudum, kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum." Babası öfkeyle döndü. "Gurur karın doyurmuyor kızım! Sen 'lazım olandan fazla' harcıyorsun bazen, farkında değil misin? Bu evin tenceresi nasıl kaynıyor sanıyorsun? Serhat gibi bir fırsat her zaman insanın kapısını çalmaz." Güneş cevap vermedi. Çantasını alıp hızla dışarı çıktı. Sokaklardaki egzoz dumanı, evdeki o ağır baskıdan daha temiz geliyordu ona. -------------------------------------------------------------------------------- Kolejin koridorlarında yürürken, karnındaki o boşluk hissi sadece açlıktan değildi. Cebindeki son birkaç lirayı düşünüyordu. Kantine girip bir şeyler alabilirdi ama arkadaşları arasında "fakir ama gururlu" damgasını yemekten ölesiye korkuyordu. Bazı kızların, özellikle Melis ve Hatice gibilerin arkasından, "Annesi babası mutfakta sürünüyor, o burada para saçıyor" demesi, onun için ölümden daha ağırdı. Kantin masalarından birinde Melis ve Hatice, ellerinde en son model telefonlarla bir şeyler tartışıyorlardı. Melis, kristal taşlı tırnaklarıyla masaya vururken Hatice’ye dönüp, "Deniz bugün yine çok mesafeliydi," dedi. "O holdingin varisi olduğunu unutuyor bazen. Sanki o tuval ve boyalar benden daha değerli." Hatice sinsice gülümsedi. "Sanatçı ruhu işte şekerim, bir süre sonra geçer. Sen holdingin hisselerine odaklan, Deniz’i dize getirmek kolay." O sırada yanlarından geçen Güneş’i fark ettiler. Melis, küçümseyen bir bakışla Güneş’in üzerindeki biraz eskimiş ama tertemiz hırkasını süzdü. "Bak, kütüphanedeki o kız," diye fısıldadı Hatice’ye. "Deniz’in geçen gün çarptığı... Ne buluyor bu soluk yüzlü kızlarda anlamıyorum." Güneş onları duymamazlıktan gelerek boş bir sıraya oturdu. O an, koridorun sonunda Aylin öğretmen belirdi. Güneş’in sığındığı tek liman, dert ortağıydı o. Aylin, Güneş’in yanına gelip şefkatle elini omzuna koydu. "Yine bir şeyler yemedin, değil mi?" dedi Aylin fısıltıyla. "Bak Güneş, gurur güzeldir ama insanın kendini tüketmesine izin vermemeli. Gel benimle, odamda biraz konuşalım." Güneş, Aylin’in odasında otururken gözyaşlarını tutamadı. "Aylin abla, dünya neden bu kadar zalim? Babam beni Serhat’a satmak istiyor, Deniz’in ailesi onu bir robota çevirmeye çalışıyor. Biz sadece sevmek ve üretmek istiyoruz. Neden 'küflenmiş kaftanları' giymek zorundayız?" Aylin, bir fincan sıcak çay uzattı. "Çünkü insanlar güçten korkarlar, Güneş. Sizin sevginiz o kadar saf ki, onların maddi dünyasını tehdit ediyor. Ama unutma, fırtına kopmadan önce sessizlik en koyu halini alır." -------------------------------------------------------------------------------- Aynı saatlerde, şehrin öbür ucundaki holding binasında Duru, elindeki senaryo defterine bir şeyler karalıyordu. Bir yandan ağabeyi Deniz’in babasıyla olan tartışmasını izliyor, bir yandan da bu dramı kelimelere döküyordu. Onun için hayat, bir kurgudan ibaretti; ama bu kurgu can yakıyordu. "Karakter 1: Deniz," diye yazdı Duru. "Altın kafesteki kuş. Karakter 2: Güneş. Çamurda açan çiçek. Ve Karakter 3: Serhat. Kibirli bir boşluk." Duru, babasının odasından çıkan Serhat’ı gördü. Serhat, pahalı parfüm kokusu ve kendinden emin yürüyüşüyle holdingin koridorlarında bir efendi gibi dolaşıyordu. Güneş’in ailesiyle çoktan anlaşmış olmanın verdiği o iğrenç özgüvenle gülümsüyordu. Duru içinden, "Bu hikâyenin kötü adamı sensin Serhat," dedi. "Ama henüz son perdeye gelmedik." -------------------------------------------------------------------------------- Karanlık çökerken, şehrin arka sokaklarındaki bir gece kafesinde başka bir gölge kıpırdıyordu. Ahmet, masanın üzerindeki ucuz birayı yudumlarken gözlerini karşıdaki duvara dikmişti. Yanında oturan Behram, Ahmet’in içindeki o karanlık ateşi körüklüyordu. "O kızı o züppeye yar etmeyeceksin, değil mi?" dedi Behram. "Sokakta büyüdük biz Ahmet. Sokak, malına sahip çıkmayanı affetmez." Ahmet, dişlerini sıkarak cevap verdi: "O Güneş... O benim helalim sayılır. O ressam parçası onun aklını çeldi ama son gülen ben olacağım. Ben o holding çocuklarına benzemem. Benim sevgim de öfkem de ağırdır." Behram sırıttı. "Duyduğuma göre yakında bir yerlere kaçma planları varmış. Kuşlar uçmadan kanatlarını kırmak lazım." Ahmet, cebindeki paslı çakısıyla masaya bir çizik attı. "Güneş, denizin üzerinde doğabilir ama akşam olduğunda yine benim karanlığıma gömülecek." -------------------------------------------------------------------------------- Günün sonunda Deniz ve Güneş, gizlice bir parkta buluştular. İkisinin de üzerinde dünyanın yükü vardı ama birbirlerine baktıklarında o yük bir anlığına hafifledi. "Bugün babam yine Serhat’tan bahsetti," dedi Güneş, sesi titreyerek. "Sanki ben yokmuşum gibi, hayatım üzerine pazarlık yapıyorlar." Deniz, Güneş’in ellerini tuttu. "Benim dünyam da farklı değil. Melis denen o ruhsuz kızla bir hayat kurmamı bekliyorlar. Ama onlar bir şeyi unutuyorlar, Güneş. Bizim melodimiz onların gürültüsünden daha güçlü." "Daha ne kadar dayanabiliriz, Deniz?" Deniz, Güneş’in gözlerinin içine baktı. O bakışta, festivaldeki üçüncülük, sahil kasabasındaki o eski barak ve rüzgârda uçuşan notalar vardı. "Kaçacağız," dedi Deniz. "Uzaklara... Herkesten, bu 'zalim' planlardan uzak bir yere. Kendi güneşimizin doğduğu yere gideceğiz." İki genç, birbirine sarılırken şehrin ışıkları altlarında birer mezar taşı gibi parlıyordu. Henüz bilmiyorlardı ki, bu sarılış fırtınadan önceki o en sessiz, en kutsal andı. BÖLÜMÜN SONU… Gelecek bölümde: Kütüphanedeki o ilk çarpışmanın tüm detayları, Deniz’in atölyesindeki ilk fırça darbeleri ve kaçış planının ilk adımları. 3. bölümde buluşmak üzere.