"DENİZE DOĞAN GÜNEŞ" (Aşk romanı)
Yazar: ELŞEN İSMAİL *** *** *** "Yine hayallere mi daldın, Deniz?" diye sordu babası masasının arkasına geçerek. Sesi kuru ve duygusuzdu. "Bugün Melis’le görüşmelisin. Babasıyla büyük bir anlaşma im...
1. Bölüm

BÖLÜM 1: HOLDİNGİN VARİSLİĞİ VE KALBİN İSYANI

1 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Şehrin merkezinde, gökdelenlerin soğuk camlarından yansıyarak süzülen sabah güneşi, sahildeki o hüzünlü doğuşa hiç benzemiyordu. Burada ışık bir umut değil, sadece yeni bir iş gününün, bitmek bilmeyen rekabetin ve maddiyatın habercisiydi. Deniz, babasının "Demiryolu Holding"indeki geniş ofisinde, duvardan duvara uzanan devasa pencerenin önünde duruyordu. Üzerindeki pahalı takım elbise ona bir kafes gibi dar geliyordu. Aşağıda karınca gibi kaynaşan insanlara bakarken zihninde tek bir imge vardı: kolej kütüphanesinin tozlu rafları arasında parlayan iki çift kahverengi göz.
Kapı ağır bir sesle açıldı. Babası – Mithat başkan; hayatını rakamlara, grafiklere ve "nüfuzlu" tanıdıklara kurban etmiş o orta yaşlı adam içeri girdi. Onun her adımı bir emir, her bakışı bir hüküm gibiydi.
"Yine hayallere mi daldın, Deniz?" diye sordu babası masasının arkasına geçerek. Sesi kuru ve duygusuzdu. "Bugün Melis’le görüşmelisin. Babasıyla büyük bir anlaşma imzalıyoruz. Bu izdivaç, holdingimizin geleceğini garanti altına alacak. Sen sadece benim varisim değil, aynı zamanda bu ailenin yeni yüzü olacaksın."
Deniz derin bir nefes alıp babasına döndü. "Baba, ben senin çizdiğin o 'garantili' hayat kâğıdında bir figür olmak istemiyorum. Benim dünyam renkler, atölyeler. Benim mutluluğum senin yatırım planlarında değil."
Babası küçümseyen bir tavırla gülümsedi. "Renkler karın doyurmuyor oğlum. Sana sunduğum bu imkânlar için binlerce genç can atıyor. Sense bu 'küflenmiş' özgürlük hayalleriyle her şeyi mahvediyorsun."
Odanın bir köşesinde, elindeki deftere süratle notlar alan Duru başını kaldırdı. Deniz’in kız kardeşi olan ve Güzel Sanatlar’da senaristlik okuyan bu genç kız, olup bitenleri bir aile dramı gibi izliyordu. Onun gözünde babası klasik bir antagonist, Deniz ise özgürlüğü için çırpınan trajik bir kahramandı.
"Baba," dedi Duru sakin ama keskin bir sesle, "Şu an sadece bir senaryo yazıyorsun. Ama unutma ki, oyuncu rolünü sevmezse o oyun sahnede kalır. Deniz’in kalbi burada değil."
"Sen işine bak, senarist hanım!" diyerek kızını susturdu babası.
--------------------------------------------------------------------------------
Aynı saatlerde şehrin bambaşka bir noktasında, bir devlet kurumunun dumanlı ve gürültülü yemekhanesinde Güneş, elindeki ağır tabakları masalara diziyordu. Alnındaki teri koluyla silerken bile o vakur ve gururlu duruşunu bozmuyordu. Ailesi mutfakta "kırk yıllık sefaletten" kurtulmanın yollarını ararken, Güneş’in aklında sadece Deniz’le geçirdiği o kısa ama sonsuz anlar vardı.
"Yine nerelere daldın, Güneş?" diye fısıldadı yanına gelen arkadaşı Aylin öğretmen.
Güneş gülümsedi. "Deniz’e doğru, Aylin. Onun yanındayken bu yemekhanenin kokusu, ailemin o ağır planları uçup gidiyor. Ama bazen korkuyorum... Bu 'zalim' hayat bizi birbirimize çok görür mü diye?"
Aylin elini onun Omuzuna koydu. "Senin gururunu ve sevgini hiçbir sefalet boğamaz. Ama dikkatli ol Güneş; seni o Serhat’la evlendirme planları hâlâ masada duruyor."
Güneş’in bakışları sertleşti. Serhat; ailesinin kendisini kurtaracağını sandığı o kibirli zengin çocuğu... Güneş için o, özgürlüğünün üzerine çekilmiş karanlık bir perdeden başka bir şey değildi.
--------------------------------------------------------------------------------
Şehrin lüks bir kafesinde ise Melis ve arkadaşı Hatice oturuyordu. Melis masadaki pahalı tatlının fotoğrafını çeşitli açılardan çekip hemen Instagram’da paylaşıyordu.
"Deniz hâlâ bana yazmadı," diyerek dudak büktü Melis. "Babası onun biraz 'sanatçı' ruhlu olduğunu söylüyor. Ama benim için fark etmez. Holdingin yarısı benim olduktan sonra, onun resimlerini duvar kâğıdı yaparım."
Hatice gülerek karşılık verdi: "Doğru söylüyorsun şekerim. Bu dünyada ruh değil, rakamlar önemli. Deniz sadece yakışıklı bir aksesuar."
--------------------------------------------------------------------------------
Ancak karanlık sadece bu ışıltılı ofislerde ve kafelerde değil, şehrin kenar mahallelerindeki tozlu sokaklarda da kendine yuva kurmuştu. Bir gece kafesinin kuytu bir köşesinde Ahmet, karşısındaki Behram ile fısıldaşıyordu. Ahmet’in gözlerinde sevgi değil, hastalıklı bir sahiplenme duygusu vardı.
"O kız benim, Behram," dedi Ahmet, ucuz sigarasının dumanını havaya üfleyerek. "O zengin züppesi onun aklını sanatla, resimle çelmiş. Ama ben ona sokağın kanunlarını öğreteceğim. Ben istediğimi kimseye bırakmam."
Behram onu kışkırtıyordu: "Haklısın Ahmet. Onlar bizi adam yerine koymuyorlar. Ama bilmiyorlar ki, en büyük aşkların bile bir kurşunluk canı var."
--------------------------------------------------------------------------------
Akşamüstü Deniz tüm bu boğucu atmosferden kaçıp Altay’ın atölyesine sığındı. Altay, boyalı elleriyle Deniz’in omzuna dokundu.
"Yine holdingin havası seni bunaltmış bakıyorum?"
"Dayanamıyorum Altay. Herkes benim üzerimde bir plan kuruyor. Sanki ben bir insan değil, bir projeyim. Ama Güneş’i görünce... Onunla kütüphanede ilk çarpıştığımız o anı hatırlayınca her şey duruyor."
Deniz tuvale yaklaştı ve fırçasını koyu bir kırmızıya batırdı. Bu sadece bir renk değil, onun isyanıydı. Henüz bilmiyordu ki, bu renk gelecekte kendisinin ve Güneş’in "hüzünlü melodilerini" al kana bulayacaktı.
"Yarın sabah saat 7’de sahilde buluşacağız," diye mırıldandı Deniz kendi kendine. "Orada, güneş denizin üzerine doğarken bu 'zalim' dünyayı arkamızda bırakacağız."
İlk bölümün sonunda, şehrin üzerine çöken karanlık hem umudu hem de felaketi bağrında taşıyordu. Deniz ve Güneş; iki farklı dünyadan gelen ama aynı "küflenmiş kaftanı" giymeyi reddeden iki ruh, sabahın ilk ışıklarına doğru yürümeye hazırlanıyordu. Ancak kader çoktan kirli oyununu kurmuştu ve Ahmet’in gölgesi üzerlerine düşmeye başlamıştı...
Bölümün sonu…

Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar