Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
Haziran 1948, İstanbul – Ramazan Gecesi İstanbul’un üzerine çöken Ramazan akşamı, şehrin yorgun ruhunu bir tül gibi örtmüştü. Gökyüzündeki hilal, kadim camilerin minareleri arasından mahyaların ışığıyla selamlaşıyordu. Nuru Paşa, fabrikadaki metalik gürültüden ve barut kokusundan uzaklaşmak, ruhunu dinlendirmek için bu kutsal ayı bir vesile bilmişti. Sütlüce’nin yüksek bacaları bu akşam tütmüyordu; ancak Paşa’nın kalbindeki ateş hiç sönmüyordu. O akşam Paşa, yanına sadece en güvendiği iki ismi alarak Balat’ın dar ve dik yokuşlarına doğru yola çıkmıştı: Abisi Murat’ın emaneti Hatice Şenoğlu ve fabrikanın her sırrına vakıf olan, sadakati çelikten daha sert İsmail Saylav. Arabanın arka koltuğunda oturan Nuru Paşa, pencereden dışarıdaki fakir mahallelerin kerpiç duvarlarına bakarken, zihni bir kez daha 1918’in yakıcı Haziran sıcağına, Azerbaycan’ın tozlu ovalarına kaydı. "İsmail, sağda dur," dedi Paşa, sesi bir emirden ziyade bir rica gibi yumuşaktı. "Buradaki evlerin pencerelerindeki ışıklar azdır, belli ki sofralar boştur. Hatice kızım, hazırladığımız erzak paketlerini alalım." Arabadan indiklerinde, İsmail elindeki ağır paketleri taşırken göz ucuyla Hatice’yi süzdü. Hatice, başındaki ince örtüsü ve vakur duruşuyla bir melek gibi süzülüyordu sokaklarda. İsmail’in kalbi, bir savaş meydanındaki davul sesleri gibi güm-güm atıyor, ama dili lal oluyordu. Hatice ise İsmail’in kendisine olan bu sessiz ama derin ilgisini hissediyor, fakat Paşa’nın huzurunda tek bir adım bile atmaya cesaret edemiyordu. Abisi Murat’ın şehadetinden sonra dünyası Paşa ve bu kutsal görevler etrafında dönüyordu. Paşa, bir kapının önünde durdu. Kapıyı açan yaşlı kadına paketi uzatırken gülümsedi. "Bu, sadece bir evlat payıdır ana," dedi. Yaşlı kadının duaları arasında uzaklara bakarken mırıldandı: "Bakü’ye giden yolda da sofralar böyle kurulurdu. Ekmek azdı ama gönüller genişti..." -------------------------------------------------------------------------------- Haziran- Temmuz 1918, Gökçay ve Kürdemir – Azerbaycan 1918’in o cehennem sıcağında Azerbaycan toprakları adeta bir fırın gibi yanıyordu. Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu, Gence’den Bakü’ye doğru hareket ederken karşılarında Bolşevik ve Taşnak birliklerinden oluşan dev bir duvar bulmuştu. Gökçay ve Kürdemir, bu kutlu yürüyüşün en kanlı imtihan meydanlarıydı. "Paşam, su tükeniyor, mermi azalıyor ama düşman üzerimize dalga-dalga geliyor," demişti Murat Şenoğlu, yüzündeki toz toprak karışımı teri koluyla silerek. Murat, o günlerde henüz çok gençti ama kalbindeki vatan aşkı ve İstanbul’da bıraktığı Ayla Hatun’a verdiği söz, onu bir dev haline getiriyordu. Murat, ceketinin gizli cebindeki o gümüş yüzüğü her gece okşuyor, "Ayla, bu bayrağı Bakü’ye dikmeden dönmeyeceğim," diye fedaice fısıldıyordu. Nuri Paşa, Gökçay düzlüğünde haritasına eğilmişken, uzağı gören gözleriyle ufku süzüyordu. "Bak Murat," dedi, parmağıyla ilerideki demiryolu hattını işaret ederek. "Eğer burayı geçemezsek, Mehmed Emin Resulzade’nin rüyası, bu milletin hürriyet hayali karanlığa gömülür. Biz buraya sadece savaşmaya değil, bir milletin namusunu kurtarmaya geldik." O sırada, cephe hattına yakın bir köyde halkı örgütleyen Resulzade, Paşa’ya bir ulak göndermişti. Mesajda, İstanbul’daki "Genç Türkler" günlerinden kalma bir parola vardı. Nuri Paşa, mesajın altındaki o gizli mührü görünce bir an duraksadı. Bu, Gizli Türk Teşkilatı’nın mührüydü. Henüz tam olarak teşkilatın şifrelerini bilmese de o an Mustafa Kemal, Enver ve Resulzade ile aynı görünmez zincirin bir halkası olduğunu bir kez daha anladı. Ancak bu zafer yürüyüşünü durdurmak isteyen gölgeler pusudaydı. Kürdemir yakınlarındaki bir tepenin yamacında, Vladimir Tarasov’un en keskin nişancısı, dürbününü Nuri Paşa’nın beyaz atı üzerinde parlayan üniformasına doğrultmuştu. Arayik Aratunyan’dan gelen emir kesindi: "Nuri’yi orada, o ovada gömeceksiniz!" Nişancı tam nefesini tutup tetiğe asılacağı sırada, gökyüzünden aniden kopup gelen bir çaylak kuşunun kanat çırpışları ve çıkardığı keskin ses, nişancının hemen yanındaki bir çalılığın içinden fırlayan bir yılanı ürküttü. Yılanın saldırısından korunmak için yana sıçrayan nişancının silahı ateş aldı ama mermi Nuri Paşa’nın başının birkaç santim üzerinden geçip arkadaki bir ağaç gövdesine saplandı. Paşa, "Düşman pusu kurmuş, siper alın!" diye bağırarak kılıcını çekti. Bir kez daha, ilahi bir el ya da Teşkilatı’n koruyucu ruhu, ölümü teğet geçirtmişti. Murat Şenoğlu, o kargaşada öne atılarak nişancının bulunduğu tepeye doğru bir manga askeri sevk etti. O an Murat’ın gözlerindeki ateş, Kürdemir’in sıcağından daha yakıcıydı. Murat, o tepedeki haini bizzat etkisiz hale getirirken, aslında yıllar sonra kardeşi Hatice’nin yazacağı bu şanlı tarihin bir sayfasını daha kanıyla mühürlüyordu. -------------------------------------------------------------------------------- Haziran 1948, İstanbul – Balat Sokakları Nuru Paşa anlatmayı bitirdiğinde, Balat’ın dar sokaklarında yatsı ezanı okunmaya başlamıştı. Hatice, abisinin kahramanlıklarını dinlerken gözlerindeki yaşları saklamak için başını eğmişti. "Abim Murat..." dedi sessizce. "O her zaman bir devdi benim gözümde Paşam. Ama şimdi anlıyorum ki, o sadece benim abim değil, bir milletin kader muhafızıymış." İsmail Saylav, Hatice’nin bu kederli ama mağrur haline bakarken, içinden "Seni ömrümün sonuna kadar beklerim Hatice," diye geçirdi. Ama sadece, "Vakit tamam Paşam, teravih namazı başlıyor," diyebildi. Arabaya doğru yürürken, Paşa aniden durdu. Gözleri, karanlık bir sokağın köşesinde bekleyen siyah bir otomobile takıldı. Otomobilin içindeki siluetler, Paşa’nın bakışlarını fark edince hızla uzaklaştı. Nuru Paşa’nın kaşları çatıldı; o eski askerlik içgüdüsü bir kez daha uyanmıştı. "İsmail," dedi Paşa, sesini sadece onun duyabileceği bir tona düşürerek. "Son üç gündür bu gölgeler bizi izliyor. Fabrikada değiliz ama buraya kadar gelmişlerse niyetleri bozuktur." İsmail, dikleşti ve ceketinin altındaki Killigil tabancasının kabzasını hissetti. "Endişe etmeyin Paşam. Gölge, ışığın olduğu yere giremez. Ben nöbetteyim." Paşa, İsmail’e derin bir bakış attı. İsmail’in gözlerindeki o gizemli kararlılık, Paşa’yı şüphelendirmeye başlamıştı. "İsmail," dedi Paşa fısıldayarak, "Sen sadece bir işçi değilsin, biliyorum. Bana anlatmadığın şeyler mi var?" İsmail, sadece hafifçe başını eğdi. "Vakti gelince her şey konuşulur Paşam. Ama şimdilik sadece şunu bilin; yalnız değilsiniz." Nuru Paşa, düşündü ve irkildi. Yıllar önce Enver’in, Mustafa Kemal’in ve Resulzade’nin ağzından dökülen o gizemli kelimeler, şimdi sadık işçisi İsmail’in dudaklarındaydı. Gecenin karanlığına karışan araba Balat’tan uzaklaşırken, Nuru Paşa artık sadece bir sanayici değil, yeniden bir savaşçı gibi hissetmeye başlamıştı. "Yaz kızım," dedi Paşa, Hatice’ye dönerek. "Bölüm 10: Şiir ve Barut... Kürdemir’in barutu altında, Bakü’nün şiiri gizliydi. Şimdi o şiirin en hüzünlü mısralarına geliyoruz." Gecenin karanlığında, uzaktan bir Mercedes otomobilin motor sesi duyuldu. Aratunyan ve Tarasov’un gölgeleri hâlâ oradaydı ama bu kez Paşa’nın yanında, sessiz ve derinden gelen bir koruyucu ordu vardı… BÖLÜMÜN SONU...