“BAKÜ’DE SON OSMANLI – NURU PAŞA” (Tarihi roman)
Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
5. Bölüm

BÖLÜM 5: BÜYÜK GÖREV: KAFKASYA

0 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Mart 1948, Sütlüce Fabrikası – İstanbul
Haliç’in üzerine inen kurşuni yağmur, fabrikanın sac damında ritmik bir musiki icra ediyordu. Nuru Paşa, pencerenin pervazına yaslanmış, dışarıdaki gri sisin içinde geçmişin hayaletlerini arıyordu. Masanın başında, elinde kalemiyle bekleyen Hatice Şenoğlu’na döndü. Genç kızın yüzündeki o hüzünlü vakurluk, Paşa’yı otuz yıl öncesine, Bakü’nün barut kokulu sokaklarına ve Hatice’nin abisi, can dostu Murat Şenoğlu’na götürdü.
"Biliyor musun Hatice," dedi Paşa, sesi buğulanan camdaki damlalar gibi ağır ağır dökülerek. "Abin Murat, sen daha kundaktayken yanıma gelmişti. Aramızdaki yaş farkı, onun sadakatine engel değildi. O zamanlar sen sadece bir bebektin, Murat ise on beş yaşındaydı. Bir gün onu bir görevden dönerken görmüştüm; elinde senin için aldığı küçük bir bez bebek vardı. 'Paşam,' demişti, 'Vatanı koruyoruz ki Hatice ve onun gibi yavrular korkusuzca uyusun.' O bez bebek Bakü’nün tozlu yollarında kayboldu ama Murat’ın o yemini kalbimde kaldı."
Hatice’nin gözleri doldu, ama başını eğmedi. Abisi Murat, Paşa’nın yaveri olduğunda henüz çok gençti; Hatice ile aralarındaki on beş yaşlık uçurum, Murat’ı onun gözünde sadece bir abi değil, bir koruyucu dev yapmıştı.
"Yaz kızım," dedi Nuru Paşa, masasına dönerek. "Büyük görevler, büyük çilelerin bağrında doğar. Kafkasya, bizim için sadece bir harita parçası değil, bir namus meselesiydi."
--------------------------------------------------------------------------------
Ocak 1918, İstanbul
İstanbul’un soğuk bir kış gecesinde, Harbiye Nezareti’nin gizli bir odasında üç adam bir araya gelmişti: Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa ve genç Nuri Bey. Masanın üzerinde Azerbaycan’dan, Gence’den ve Bakü’den gelen yardım telgrafları duruyordu. Bolşevik ve Ermeni çetelerinin yaptığı katliamların haberi İstanbul’a ulaştıkça, odadaki hava daha da ağırlaşıyordu.
Mustafa Kemal, keskin bakışlarını Nuri’ye dikti. "Nuri Paşa," dedi —henüz resmi olmasa da ona 'Paşa' diye hitap ederek— "Gideceğin yer ateşten bir gömlektir. Oradaki kardeşlerimiz, Mehmed Emin Resulzade ve arkadaşları hürriyet ateşiyle yanıyorlar. Onları yalnız bırakamayız. Bu görev, sadece Osmanlı’nın değil, Türk’ün var olma davasıdır!"
Nuri, Mustafa Kemal’in gözlerinde o günlerde kimsenin tam olarak adlandıramadığı o gizli parıltıyı gördü. Aralarında sessiz bir anlaşma vardı. Yıllar sonra Nuri Paşa anlayacaktı ki, o gece odadaki her üç isim de —Enver, Mustafa Kemal ve kendisi— kadim bir idealin, Gizli Türk Teşkilatı’nın görünmez bağlarıyla birbirine bağlıydı. Bu teşkilatın mühürü, o gece Enver Paşa’nın Nuri’ye uzattığı gümüş bir ay-yıldız işlemeli kutuda gizliydi.
O sırada, Nezareti’n mutfak bölümüne sızmış olan Arayik Aratunyan’ın görevlendirdiği bir casus, Nuri Bey’in kahvesine zehir katmak için fırsat kolluyordu. Casus, tepsiyi odaya götürmek üzereyken, koridorda devriye gezen genç bir mülazım olan Murat Şenoğlu, sakarlığı yüzünden casusa çarptı ve tepsi gürültüyle yere düştü. Fincanlar parçalanmış, zehirli kahve zemine yayılmıştı.
Casus öfkeyle Murat’a baktı ama Murat, "Kusura bakma efendi, ayağım kaydı," diyerek durumu geçiştirmişti. Nuri Paşa, o an hayatını kurtaranın o "sakar" genç subay olduğunu hiçbir zaman bilmeyecekti.
--------------------------------------------------------------------------------
Sütlüce, 1948
Nuru Paşa anlatırken, masanın üzerindeki bir dosyadan Mehmed Emin Resulzade’nin bir fotoğrafını çıkardı. "Resulzade ile o günlerde telgraflarla haberleşirdik," dedi. "Onun 'Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez!' feryadı, İstanbul’un minarelerinde yankılanırdı. O, yıllar sonra Türkiye’ye sığındığında, onunla Ankara’da buluştuğumuzda ikimiz de yaşlanmıştık ama Kafkasya’nın o hürriyet ateşi hâlâ gözlerindeydi."
Hatice, merakla sordu: "Paşam, Mustafa Kemal Atatürk ile bu teşkilat hakkında hiç konuşmadınız mı?"
Paşa gülümsedi. "Atatürk, her şeyi bilirdi ama az konuşurdu Hatice. O, devleti kurarken aslında o gizli teşkilatın temelleri üzerinde yükseltmişti her şeyi. Resulzade de, abin Murat da o görünmez ordunun neferleriydi. Ama bunu sadece tarih, o da vakti geldiğinde yazacaktır."
Paşa ayağa kalktı ve haritaya işaret etti. "Şubat 1918’de İstanbul’dan ayrılırken yanımda sadece yirmi subay vardı. Musul üzerinden Gence’ye gidiyorduk. İngiliz ajanları ve Ermeni komitacıları her köşe başında bizi bekliyordu. Ama bilmiyorlardı ki, biz ölümü çoktan yanımıza yoldaş almıştık."
Ofisin dışındaki karanlıkta, fabrikanın paslı kapılarına yaslanmış olan Vladimir Tarasov’un bir adamı, dürbünüyle Paşa’nın penceresini izliyordu. Silahını doğrulttuğu an, fabrikanın jeneratöründe meydana gelen küçük bir patlama ve çıkan duman, nişan almasını engelledi. Paşa, bir kez daha tesadüflerin —ya da gizli bir elin— koruması altında, yeni bölümün ilk satırlarını mırıldandı:
"Bölüm 6: Musul’dan Gence’ye Yolculuk... Yaz kızım, yolumuz uzun, vaktimiz dar."
BÖLÜMÜN SONU…
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar