Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
Mart 1948, Sütlüce Fabrikası – İstanbul Sütlüce’nin makineleri, dev bir kalbin vuruşları gibi ritmik bir gürültüyle çalışıyordu. Nuru Paşa, masasının başındaki koltuğuna gömülmüş, elindeki eski bir haritayı inceliyordu. Odanın köşesinde, İsmayıl Saylav bir grup işçiyle birlikte yeni dökülmüş mermi kovanlarını istifliyor, Paşa’nın huzurunda olmanın verdiği vakur bir dikkatle hareket ediyordu. Paşa’nın eşi Misli Melek Hanım, odaya sessizce girip masaya bir fincan acı kahve bıraktı. Gözlerinde, Paşa’nın zihnindeki fırtınaları dindirmek isteyen bir şefkat vardı. Paşa, ona minnetle gülümseyerek bakışlarını tekrar yardımcısı Hatice Şenoğlu’na çevirdi. Hatice, kalemini kağıdın üzerinde gezdirmeye hazırdı. "Yaz kızım," dedi Nuru Paşa, sesi uzak diyarlardan gelen bir rüzgar gibiydi. "Demir sadece fabrikada dövülmez. Bir askerin ruhu, önce disiplinle, sonra da çölün ateşiyle dövülür." -------------------------------------------------------------------------------- 1906-1911, Monastır ve Çölün Çağrısı Nuri, 1906 yılında Monastır’daki Harp Akademisi’nin kapısından içeri girdiğinde, üzerinde sadece bir üniforma değil, koca bir hanedanın ve ağabeyi Enver’in beklentilerini taşıyordu. Monastır, Rumeli’nin barut fıçısı gibi kaynadığı bir şehirdi. Akademideki ders aralarında, arkadaşı Mustafa Kemal ile birlikte imparatorluğun geleceğini tartışırlardı. Mustafa Kemal’in keskin bakışları ve "Milletin makûs talihi ancak azimle değişir" sözleri, Nuri’nin zihnine bir mühür gibi kazınmıştı. Mezuniyetin ardından, 1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’a saldırdığı haberi Payitaht’a ulaştığında, Nuri yerinde duramazdı. Saray muhafızlığının rahatlığını reddederek Sultan’dan bizzat izin istedi. Trablusgarp, sadece bir cephe değil, bir imtihan meydanıydı. Çölün kavurucu sıcağında, Enver Paşa’nın liderliğinde Bedevi aşiretlerini örgütlerken, Nuri "Fahri Binbaşı" rütbesiyle bir efsaneye dönüşüyordu. Kum fırtınaları altında, İtalyan zırhlılarına karşı kısıtlı imkanlarla verilen o destansı mücadele, ona yıllar sonra Bakü’yü kurtaracak olan o sarsılmaz stratejik dehayı öğretiyordu. Bir gece vakti çadırda Enver ile harita üzerinde çalışırken, ağabeyi ona şöyle demişti: "Bak Nuri, bugün bu kumları koruyoruz ama yarın doğudan bir güneş doğacak. Turan’ın kapıları Azerbaycan’da açılacak. Orada bizi bekleyenler var." Nuri o an, henüz tanımadığı Mehmed Emin Rəsulzade’nin hürriyet hayallerini, Hacı Zeynalabdin Tağıyev’in memleket sevdasını ve bir gün kalbini titretecek olan Sara Hanım’ın hayalini kurar gibi uzaklara bakmıştı. Ancak bu kahramanlık destanı yazılırken, karanlık bir el onları izliyordu. Bingazi limanında bir İngiliz tüccarı kılığında dolaşan Vladimir Tarasov, Rus Çarlığı adına bölgedeki her Türk subayını fişliyordu. Yanında, yerel dilleri su gibi konuşan ve kılık değiştirmekte usta olan casus Arayik Aratunyan vardı. Aratunyan, elindeki dürbünle Nuri’nin mevzilerini izlerken Tarasov’a fısıldadı: "Bu genç subay, Enver’in gölgesinden fazlası olacak. Onu burada kumların altına gömmezsek, ilerde Kafkasya’da karşımıza dikilecek." Tarasov, soğuk bir gülümsemeyle cevap verdi: "Bırakalım kumlar şimdilik onları pişirsin Arayik. Ama İstanbul’daki dostlarımıza haber sal; Killigil ailesinin peşini hiç bırakmasınlar." -------------------------------------------------------------------------------- Sütlüce, 1948 Nuru Paşa, anlatırken kahvesinden bir yudum aldı. Hatice, "Mustafa Kemal Paşa ile o günlerdeki dostluğunuz..." diye sordu. Paşa’nın gözleri parladı. "O, her zaman bir adım ötesini görürdü Hatice. Trablusgarp’ta biz barutla uğraşırken, o bir milletin uyanışını planlıyordu. Ben ise o çöllerde, bir gün Kafkasya’nın imdadına yetişecek olan o demir iradeyi kuşandım." O sırada fabrikada bir makineden yüksek bir ses yükseldi. İsmayıl Saylav, bir arızayı gidermek için hemen öne atıldı. Paşa, İsmayıl’ın bu fedaice atılışını görünce gülümsedi. "Görüyorsun ya Hatice," dedi. "Ateş aynı ateştir. Trablus’ta da böyleydi, şimdi burada da böyle. İsmayıl gibi sadık yürekler oldukça, bu fabrika da, bu vatan da sönmez." Dışarıda, Haliç’in sisleri arasında Arayik Aratunyan’ın siluetini andıran gölgeler süzülüyordu. Ama Paşa’nın zihninde sadece bir şey vardı: Trablusgarp’tan Bakü’ye uzanan o kutlu yolun başlangıcı. "Hadi kızım," dedi Paşa. "Yazmaya devam edelim. Şimdi sana Payitaht’taki o gizli geceyi ve büyük görevin nasıl başladığını anlatacağım." İkinci bölümün son kelimeleri Hatice’nin kağıdına dökülürken, Nuru Paşa’nın rütbeleri çöl kumlarından, sarsılmaz bir çelik fabrikasına uzanan o köprüyü kuruyordu... BÖLÜMÜN SONU…