Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
Ocak 1949, Killigil Köşkü – İstanbul İstanbul’un üzerine kâbus gibi çöken ocak ayı, şehri buzdan bir tül ile örtmüştü. Beşiktaş sırtlarındaki köşkte, şöminenin içinde çatırdayan meşe odunlarının alevi, Nuru Paşa’nın çalışma odasının duvarlarında oynaşan gölgeler yaratıyordu. Paşa, pencerenin kenarında durmuş, dışarıdaki fırtınanın Boğaz’ın sularını nasıl hırçınlaştırdığını izliyordu. Elinde, üzerinde Murat’ın kanı olan o eski ipek mendil vardı. Murat’ın 1918’de Bakü surları önündeki şehadeti, Paşa’nın ruhunda hiç kapanmayan bir yara olarak kalmıştı... Odanın köşesinde, Hatice Şenoğlu masanın üzerindeki gaz lambasının ışığında notlarını düzenliyordu. Abisi Murat’ın emaneti olan bu genç kız, Paşa’nın her iç çekişinde abisinin sessiz feryadını duyar gibi oluyordu. Kapının hemen dışında, koridorun loş ışığında İsmail Saylav heykel gibi dikiliyordu. İsmail, son günlerde köşke yaklaşan siyah Mercedes otomobillerden haberdardı; Gizli Türk Teşkilatı’ndan aldığı emirle Paşa’nın etrafında görünmez bir çelik zırh örmüştü. Misli Melek Hanım, odaya elinde bir gümüş tepsiyle girdi. "Nuri, yine o mendile bakıyorsun," dedi yumuşak, bir o kadar da vakur bir sesle. Misli Melek, eşinin kalbindeki Sara Hanım ve Murat Şenoğlu hayaletlerini bir asalet abidesi olarak selamlıyor, onun bu hüzünlü tarihine saygı duyuyordu. "Yaz kızım," dedi Nuru Paşa, şömineye doğru dönerek. "Bazen vatanın hürriyeti için savaşmak yetmez; o hürriyeti zindanların soğuk taşları arasında korumak gerekir. Şimdi sana, Karabağ’ın ardından düştüğümüz o en karanlık kuyuyu, Batum Zindanını anlatacağım." --------------------------------------------------------------------------------
Ağustos 1920, Batum Zindanı – Gürcistan 1920 yılının ağustos ayı, Kafkasya üzerine çöken bir karabasan gibiydi. Azerbaycan’ın işgalinin ardından Karabağ dağlarında verilen o destansı gerilla mücadelesi mühimmatın tükenmesiyle durma noktasına gelmişti. Nuru Paşa, beraberindeki bir avuç subayla birlikte İngiliz işgalindeki Batum’a girdiğinde, hıyanet pusudaydı. İngiliz istihparatı, "Turancı general" olarak fişledikleri Nuru Paşa’yı derhal tutuklayarak Batum Kalesi’nin rutubetli dehlizlerine kapatmıştı. Zindan hücresi, insanın iliğini donduran bir nem ve küf kokusuyla yüklüydü. Nuri Paşa, taş duvarların üzerinde parmaklarını gezdirirken yanındaki boşluğu hissediyordu. Artık yanında sadık gölgesi Murat Şenoğlu yoktu; Murat’ın o gür sesi zindanın sessizliğini yırtmıyordu. Paşa, hücrenin tek penceresinden görünen Karadeniz’in dalgalarına bakarken Murat’ın son nefesindeki vasiyetini hatırladı: "Bacım sana emanet Paşam, vatan sağ olsun!" O sırada zindan müdürünün odasında, şık bir İngiliz üniforması içindeki Vladimir Tarasov ve yerel işbirlikçi kılığındaki Arayik Aratunyan, zaferlerini kutluyorlardı. "Bak Arayik," dedi Tarasov, elindeki kadehi camın dışındaki hücreye doğru kaldırarak. "Killigil ailesinin en tehlikeli ferdi nihayet kafeste. Yarın onu Londra’ya, ordan da tarihin karanlık sayfalarına göndereceğiz." Aratunyan, nefret dolu gözlerle gülümsedi. "Onu orada boğmalıydık Vladimir. Bu adamın hücrede bile nefes alması riskli." Ancak ne Tarasov ne de İngiliz muhafızlar, zindanın dışındaki karanlıkta süzülen gölgelerden haberdardı. Gizli Türk Teşkilatı, kendi generalini düşman eline bırakmaya niyetli değildi. Teşkilatın o dönemdeki en mahir sızma ustalarından biri —yıllar sonra İsmail Saylav’a el verecek olan bir nefer— gardiyan kılığında koridorda yürüyordu. Bir gece yarısı, kalenin mühimmat deposunda meydana gelen şiddetli bir patlama zindanı yerinden oynattı. Kargaşadan istifade eden gardiyan kılığındaki teşkilat neferi, Nuri Paşa’nın hücresinin kapısını açtı. Paşa’nın eline bir 9 mm’lik Killigil tabancası —o zamanlar henüz prototip halindeydi— tutuşturan gizli muhafız, "Vakit firar vaktidir Paşam! Teşkilat sizi bekliyor," diye fısıldadı. Nuri Paşa, zindanın labirent gibi dehlizlerinden geçerken, karşısına çıkan İngiliz nöbetçileri teşkilatın sessiz infazcıları etkisiz hale getiriyordu. Kalenin dışındaki kayalıklarda bekleyen bir motor, Paşa’yı İstanbul’a, Millî Mücadele’nin kalbine taşıyacaktı. Paşa, motora bindiğinde Batum Kalesi’ne son kez baktı; orada bıraktığı sadece bir hücre değil, bir devrin esaretiydi. --------------------------------------------------------------------------------
Ocak 1949, Killigil Köşkü Nuru Paşa anlatmayı bıraktığında, odadaki gaz lambasının ışığı titreyerek söndü. Hatice, abisinin adını ve Paşa’nın o hücredeki yalnızlığını dinlerken gözlerindeki yaşları saklayamadı. "Paşam," dedi sessizce. "Abim Murat, o gece firar ederken sizin yanınızda olamadığı için eminim ruhu zindanın duvarlarını tırmalamıştır." Nuru Paşa, Hatice’nin yanına gidip elini omzuna koydu. "Hayır Hatice. O gece abin aslında o gardiyanın elindeydi, o kurşunun ucundaydı. Murat ölmedi kızım; o, Türk’ün her firarında, her zaferinde yaşayan o gizli ordunun ruhuna karıştı." O sırada köşkün bahçe kapısında bir hareketlilik oldu. İsmail Saylav, karanlığın içinden süzülen bir gölgeyi fark etti. Bu, teşkilattan gelen yeni haberci "Oğuz" idi. Oğuz, İsmail’e yaklaşarak bir kâğıt parçası uzattı. Kâğıtta sadece bir mühür ve tek bir cümle vardı: "Vladimir her şeyi öğrendi, kılıç kınından çıktı." İsmail, kağıdı cebine koyup köşke, Hatice’nin bulunduğu pencereye baktı. Hatice, pencereden dışarı bakarken İsmail’in o karlı fırtınanın altındaki dik duruşunu gördü. İkisi arasında, Paşa’nın bile bilmediği o saf ama ağır sevdanın sessiz bir akdi geçti o an... Şehrin öte yakasında, Pera’da, Vladimir Tarasov ciğerlerinden gelen kanlı bir öksürükle masaya kapaklanmıştı. Önünde, GTT’nin şifreli dosyaları duruyordu. "Gördüm Arayik..." dedi Vladimir, sesi can çekişen bir hayvanın hırıltısı gibiydi. "Atatürk, Resulzade, Nuri... Hepsi aynı mührü taşıyor. Bu sadece bir ordu değil, binlerce yıllık bir intikam yemini. Ama ben ölmeden, bu fabrikanın çarklarını onların kanıyla durduracağım." Nuru Paşa, çalışma odasındaki Killigil tabancasını temizlerken mırıldandı: "Yaz kızım... Bölüm 16: Sarıkamış’ın Ayazı... Şimdi o dondurucu soğukta, Azerbaycan süvari alayı ile Milli Mücadele’nin doğu kapısını nasıl tuttuğumuzu yaz." Dışarıda kar fırtınası şiddetini artırırken, Sütlüce’nin çarkları ertesi sabahın barut kokusuna hazırlanıyordu. BÖLÜMÜN SONU…