Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
Aralık 1948, Ankara-İstanbul Ekspresi Ankara Ekspresi, bozkırın zifiri karanlığını devasa feneriyle yırtarak batıya, İstanbul’a doğru süzülüyordu. Rayların ritmik sesi, vagonların içinde yankılanan metalik bir ninni gibiydi. Nuru Paşa, kompartımanının penceresinden dışarıdaki belirsiz karanlığa bakıyordu. Trenin camında kendi aksini gördüğünde, karşısındaki adamın omuzlarındaki otuz yıllık yükü fark etti. Yanında, yorgunluktan başı hafifçe omzuna düşmüş olan sadık eşi Misli Melek Hanım uyuyordu. Onun sükûneti, Paşa için dünyanın en güvenli limanıydı. Kompartımanın kapısı hafifçe tıklandı. İçeriye, elinde not defteriyle Hatice Şenoğlu girdi. Gözleri ağlamaktan hafifçe kızarmıştı; Ankara’da Resulzade’den duyduğu gerçekler, abisi Murat’ın hayalini zihninde daha da devleştirmişti. Kapının hemen dışında, koridorda nöbet tutan İsmail Saylav, trenin her sarsıntısında Hatice’yi korumak istercesine elini duvara dayıyor, gözlerini kompartımandan ayırmıyordu. İsmail, ceketinin altındaki Killigil tabancasının soğukluğunu hissederken, kalbindeki koru Hatice’ye olan sükût dolu sevdasıyla besliyordu. "Yaz kızım," dedi Nuru Paşa, sesi trenin tekerlek seslerine karışarak derinden geliyordu. "Bazen bir zaferin tadı, o zafer uğruna feda edilen canların kanıyla yıkanır. Bakü’yü aldık ama en kıymetlilerimizi o topraklarda bıraktık. Şimdi sana, abin Murat’ın o son nefesini, Bakü’nün o kanlı ve şanlı sabahını anlatacağım." -------------------------------------------------------------------------------- 14-15 Eylül 1918, Bakü Önleri – Azerbaycan Bakü’nün sırtlarındaki tepeler, barut dumanından ve petrol kuyularından yükselen siyah dumanlardan görünmez olmuştu. Şehir, Bolşevik ve Taşnak çetelerinin son direnişiyle yanıyordu. Nuri Paşa, karargâhında son hücum emrini verirken, yanında her zamanki gibi sarsılmaz bir kale gibi duran yaveri Murat Şenoğlu vardı. Murat, yirmi dört yaşındaydı; Hatice ise o sırada Payitaht’ta henüz dokuz yaşında, abisinin yolunu gözleyen küçük bir çocuktu. "Paşam," dedi Murat, gözlerinde ölümün bile korkutamadığı o tuhaf parıltıyla. "Şehirdeki Ermeni komitacıların yerleştirdiği son bataryayı susturmazsak, ordu içeri giremez. İzin verin, hücumun başında ben olayım." Nuri Paşa, Murat’ın omzuna dokundu. "Yolun sonu Bakü’dür Murat. Dikkatli ol!" O sırada, siperlerin hemen arkasındaki bir kayalığın gölgesinde, Vladimir Tarasov ve Arayik Aratunyan’ın gençlik halleri, geri çekilmeye hazırlanan birlikleri izliyordu. Aratunyan öfkeyle haykırdı: "Nuri’yi o siperlerde bitirmeliyiz!" Aratunyan, elindeki bomba düzeneğini Nuri Paşa’nın bulunduğu yöne fırlatmak üzereyken, siperlerin içinden görünmez bir el — Gizli Türk Teşkilatı’nın sessiz bir neferi olan yaşlı bir Azerbaycan gönüllüsü — düzeneğin kablosunu sessizce kesti. Bomba, Aratunyan’ın elinde soğuk bir metal parçası olarak kaldı. Paşa, bir kez daha teşkilatın gölgesinde mutlak bir ölümden kurtulmuştu. Hücum emri verildi. "Allah Allah!" nidaları Bakü semalarını yırtarken, Murat Şenoğlu kılıcını çekip en öne atıldı. Kurşunlar vızıldayarak geçiyordu. Şehrin içindeki dar sokaklara girildiğinde, bir binanın çatısından açılan çapraz ateş ordumuzu duraksattı. Murat, elindeki bombayı bataryaya fırlatmak için öne fırladığı an, göğsüne saplanan üç kurşunla sarsıldı. Nuri Paşa, yaverinin yere düştüğünü görünce rütbelerini unutup ateş hattına koştu. Murat’ın başını dizlerine aldığında, Bakü’nün o sert rüzgârı barut kokusunu yüzlerine çarpıyordu. Murat’ın yüzünde acıdan ziyade derin bir huzur vardı. Titreyen elini ceketinin cebine attı ve kanla ıslanmış gümüş yüzüğü ile bir küçük bez parçası çıkardı. "Paşam," dedi hırıltıyla. "Bu yüzük Ayla Hatun’a... O benim döneceğimi sanıyor. Söyleyin ona, vatan sağ olsun." Sonra Paşa’nın elini sıkıca tuttu. "Kardeşim Hatice... O size emanet Paşam. Seneler sonra ona bu zaferi anlatın... O benim küçük gülümdü..." Nuri Paşa’nın gözlerinden dökülen yaşlar, Murat’ın barut lekeli yüzüne düştü. "Emanetin namusumdur Murat! Bak, bayrağımız Bakü’de yükseliyor!" dedi Paşa hıçkırarak. Murat, son bir kez ufuktaki üç renkli bayrağa ve minarelerden yükselen o ilk ezan sesine baktı, gülümsedi ve Nuri Paşa’nın kollarında şehadete yürüdü. -------------------------------------------------------------------------------- Aralık 1948, Ankara-İstanbul Ekspresi Hatice, elindeki kalemi sıkarken hıçkırıklarını tutamıyordu. Abisi Murat, hiç görmediği o bez parçasıyla aslında ona bir vatanı emanet etmişti. "Paşam," dedi Hatice, sesi titreyerek. "Abim sizin için ölmeyi göze alarak, sizin kollarınızda ölmeyi bir şeref saymış." Odanın dışındaki koridorda İsmail Saylav, Hatice’nin hıçkırıklarını duyduğunda trenin duvarını yumruklamamak için kendini zor tuttu. İçinden, "Ağlama Hatice, abinin emaneti şimdi benim de namusumdur," diye yemin etti. İsmail, o an koridorun sonundaki vagondan süzülen şüpheli bir gölgeyi fark etti. Bu, Vladimir Tarasov’un son görevlendirdiği ajanlardan biriydi. İsmail, elini tabancasına attı; Gizli Türk Teşkilatı’nın bu tren yolculuğundaki sessiz savaşı henüz bitmemişti. Paşa, kompartımanın penceresinden dışarı bakarak devam etti: "Bakü kurtuldu ama Mondros Mütarekesi ile Payitahtın elleri bağlandı Hatice. Bakü’nün anahtarı elimizdeydi ama imparatorluğun kapıları yüzümüze kapandı. O şanlı zaferin ardından gelen o büyük karanlığı, hüzünlü dönüşümüzü de yaz..." -------------------------------------------------------------------------------- Aralık 1948, Pera’da Bir Malikâne Şehrin öte yakasında, Pera’daki karanlık çalışma odasında Vladimir Tarasov ve Arayik Aratunyan karşı karşıyaydı. Vladimir, elindeki viski kadehini titreyen elleriyle masaya bıraktı. Ciğerleri her nefeste sızlıyordu. "Görüyor musun Arayik?" dedi Vladimir, sesi mezardan gelen bir fısıltı gibiydi. "Nuri yine İstanbul’a dönüyor. Ankara’da Resulzade ile buluştular. O gizli teşkilatın izini buldum. İsmail denilen o işçi... O sadece bir işçi değil, teşkilatın mühürlü bir neferi." Aratunyan, gözlerini kısarak haritaya baktı. "Trende işini bitirebiliriz efendim." Vladimir başını salladı. "Hayır, henüz değil. O teşkilatın tüm hücrelerini öğrenmeden ölmeyeceğim. Nuri’nin Sütlüce’deki makineleri dönerken, biz de onun mezarını kazmaya devam edeceğiz. Ama hissediyorum Arayik, o görünmez ordu bizi izliyor. 'Oğuz' lakaplı birinden bahsediyorlar istihbarat raporlarında... Kim bu Oğuz?" Vladimir’in penceresinin dışındaki karanlıkta, bir baykuş sesi yankılandı. Gizli Türk Teşkilatı’nın intikam kılıcı, Pera’nın bu sinsi gölgelerinin üzerinde sessizce sallanıyordu. -------------------------------------------------------------------------------- Tren Kompartımanı Nuru Paşa anlatmayı bitirdiğinde, şafak söküyordu. İstanbul’un ışıkları uzaktan belirmeye başlamıştı. Paşa, uyuyan eşi Misli Melek Hanım’ın üzerindeki battaniyeyi düzeltti. Onun bu sakinliği, Bakü’deki o kanlı sabahın ardından bulabildiği tek huzurdu. "Hatice," dedi Paşa, kızının başını okşar gibi. "Abin Murat, bugün bizimle bu trende yürüyor. Sütlüce’nin dumanları tüttükçe, Murat’ın ve o 12 bin neferin ruhu şad olacak." İsmail Saylav, kapının eşiğinden Hatice’ye baktı. Hatice, gözlerindeki yaşları silip İsmail’in o koruyucu bakışlarına ilk kez bu kadar uzun takılı kaldı. Aralarındaki o saf sevda, şehit bir abinin vasiyetiyle artık geri dönülemez bir yola girmişti. Nuru Paşa, cebinden gümüş ay-yıldızlı kutuyu çıkardı. Kutunun üzerindeki mühür, şafak ışığında parlıyordu. "Bölüm 14: Karabağ’da Bir İsyan... Yaz bakalım kızım, asıl kavga şimdi başlıyor." BÖLÜMÜN SONU…