Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
BÖLÜM 1: KONSTANTİNİYYE’NİN GÖLGELERİ Bölüm karakterleri: NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık kalan bir vatansever.
HATİCE ŞENOGLU – NURU PAŞA'nın yardımcı yazarı – anılarını yazan genç bir kız.
ENVER PAŞA - Hem Nuru'nun ideolojik lideri hem de ağabeyi. Romanda, Paşa'nın vicdanı ve itici gücü gibi bir gölge karakterdir.
MURAT ŞENOGLU – Hatice'nin ağabeyi, NURU PAŞA'nın yardımcısı.
ARAYİK ARATUNYAN – Ermeni haydut, İngilizler ve Ruslarla işbirliği yapan istihbarat subayı.
VLADİMİR TARASOV – Rus istihbarat subayı, Nuru Paşa'nın ölüm emrini veren gizli düşman.
*** *** *** Mart 1948, Sütlüce Fabrikası – İstanbul Haliç’in rutubetli nefesi, Sütlüce’deki fabrikanın paslı pencerelerinden içeri süzülürken, içerideki barut ve demir kokusuna karışıyordu. Nuru Paşa, masasının üzerindeki “Killigil” tabancasının soğuk gövdesine parmaklarını sürterken, bakışları pencerenin ötesindeki gri sulara dalıp gitmişti. Karşısında genç yardımcısı Hatice Şenoğlu, elinde hokkası ve kalemiyle Paşa’nın dudaklarından dökülecek kelimeleri bekliyordu. Paşa’nın anılarını tarihe not düşmek, Hatice için sadece bir görev değil, bir vatan borcuydu. "Yaz kızım," dedi Nuru Paşa, sesi bir çınarın rüzgârda uğuldaması gibi derinden geliyordu. "Her fırtına bir sessizlikle başlar. Bizim fırtınamızın sessizliği, Konstantiniyye’nin o hüzünlü sokaklarında saklıydı." Paşa’nın zihni, 1890’ların sonuna, çocukluğunun geçtiği o tozlu ve ihtişamlı başkente doğru bir zaman yolculuğuna çıktı. -------------------------------------------------------------------------------- 1890’ların Sonu, Konstantiniyye Osmanlı İmparatorluğu’nun kalbi olan İstanbul, o yıllarda dev bir çınarın sonbaharı gibiydi; yaprakları dökülüyor ama gölgesi hâlâ heybetini koruyordu. Genç Nuri, Beşiktaş’taki evlerinin bahçesinde abisi Enver’i izlerken, onun dik duruşunda, bakışlarındaki o sarsılmaz iradede kendi geleceğini görüyordu. Enver, bir abi olmanın ötesinde, Nuri için bir kutup yıldızıydı. "Bak Nuri," demişti Enver bir gün, ufukta eriyen güneşi işaret ederek: "Bu güneş batıyor ama biz onu yeniden doğuracak olan kuşağız. Asker olmak, sadece üniforma giymek değildir; asker olmak, bu milletin uykusuz gecelerinde bekçi olmaktır." O günlerde yanlarından ayrılmayan biri daha vardı: Murat Şenoğlu. Murat, Nuri’nin çocukluk arkadaşı, mahalledeki oyunlarının en sadık neferiydi. Birlikte tahta kılıçlarla Bizans surlarına hayali hücumlar yaparlar, Enver’in anlattığı kahramanlık hikâyeleriyle uyurlardı. Murat, o günlerden Nuri’nin "yaveri" olacağını belli etmişti; sadakati, damarlarındaki kanda bir mühür gibi kazılıydı. Ancak bu saadet dolu çocukluk tablolarının arkasında, Konstantiniyye’nin karanlık dehlizlerinde başka gölgeler dolaşıyordu. Pera’nın dar ve sisli sokaklarında, imparatorluğun kaderini masalarda pazarlık konusu yapanlar vardı. Genç bir Rus diplomatı görünümündeki Vladimir Tarasov, Çarlık Rusya’sının gizli emellerini gerçekleştirmek için İstanbul’un her sokağına bir casus yerleştirmişti. Tarasov’un en mahir maşası ise, kurnazlığı ve acımasızlığıyla tanınan Arayik Aratunyan’dı. Aratunyan, o yıllarda genç Türk subay adaylarını ve onların ailelerini birer "dosya" olarak Tarasov’un önüne koyuyordu. Killigil ailesi, listenin en başında, kırmızı mürekkeple çizilmişti. Aratunyan, bir gece yarısı Pera’daki gizli bir karargâhta Tarasov’a raporunu sunarken sırıtmıştı: "Enver tehlikeli bir fidan, efendim. Ama kardeşi Nuri... O fidanın altındaki su o. Suyu kurutursak, ağaç da kurur." Tarasov, elindeki kadehi hafifçe sarsarak pencereden dışarı, İstanbul’un ışıklarına baktı. "Gölgelerimizi üzerlerinden eksik etme Arayik. Bu çocuklar bir gün karşımıza ordu olarak çıkacak, hissediyorum." -------------------------------------------------------------------------------- Sütlüce, 1948 Nuru Paşa duraksadı. Hatice’nin kalemi kâğıt üzerinde hışırdayarak durdu. Paşa, masasının üzerindeki bir diğer dosyayı açtı; bu dosyada yıllar sonra fabrikasına sızan casusların, o eski düşmanların izleri vardı. Tarasov ve Aratunyan, sanki birer hayalet gibi elli yıl boyunca peşini bırakmamıştı. "Paşam," dedi Hatice sessizce. "Abiniz Enver Paşa ile o günlerdeki bağınız... Sizi askerliğe iten asıl güç o muydu?" Nuru Paşa gülümsedi, ama bu gülümsemede bir hüzün saklıydı. "Enver benim vicdanımdı Hatice. O ne zaman bir adım atsa, ben onun ayak izlerine basarak yürüdüm. Ama o izler beni bazen çöllerin kavurucu sıcağına, bazen de Bakü’nün çiçek kokulu sokaklarına götürdü." Dışarıda, fabrika bahçesinde Murat Şenoğlu, işçilerin vardiya değişimini yönetiyor, bir yandan da gözlerini fabrikanın ana kapısından ayırmıyordu. Murat, çocukluğundaki o sadakati şimdi bir devrin son muhafızı olarak sürdürüyordu. Sütlüce’nin çarkları dönerken, aslında elli yıllık bir intikamın ve vatan aşkının dişlileri de birbirine geçiyordu. "Hatice," dedi Paşa, gözlerini yeniden Haliç’e çevirerek. "Yazmaya devam et. Çünkü Konstantiniyye’nin gölgeleri büyüktür, ama biz o gölgeleri aydınlatmak için doğmuş bir nesildik. Şimdi sana Trablusgarp’ın kumlarını, o kumların nasıl baruta dönüştüğünü anlatacağım." Birinci bölümün son satırları kâğıda dökülürken, Sütlüce’nin üzerinde akşamın ilk karanlığı çökmeye başlamıştı. Ancak bu karanlık, Paşa’nın zihnindeki o parlak anıları örtmeye yetmeyecekti. Konstantiniyye’nin gölgeleri yerini ateş hattına bırakmak üzereydi...
BÖLÜMÜN SONU…
Herkese merhaba, ben Elşen İsmail, Azerbaycan’dan bir yazar, senarist ve yönetmenim. Tarih, millet, kimlik ve insanın iç dünyasını konu alan hikâyeler yazarım. Sinematik ve epik anlatımı severim, karakter odaklı derin hikâyeler üretirim. Kendi projelerimi geliştiren, edebiyat ve sinemayı birleştirmeyi hedefleyen bir hikâye anlatıcısıyım. Sizleri selamlıyorum. Umarım eserlerim hoşunuza gider. Yorumlarınızı bekliyorum.