Geçmişi özlemek geçmişten bile güzel. Behiç Ak, İstanbul'un yörüngesinde büyüyen bir hikâyenin izini sürüyor. Şehrin bütün yolları, ihanetin, bekleyişin, edebiyatın, cevapsız soruların, sonuçsuz hesaplaşmaların, ümitsiz bir aşkın kesiştiği bir şiire çıkıyor; anıların ve geçmişin tozunu yutanlar, bir edebiyat kulübünde, zamansız bir yemek masasında buluşuyor. Bazen bir flanör, bazen bir zaman yolcusu, bazen de sahile vuran mısraları toplayan bir lodosçu edasında kentin içinde yürüyor. Sıkı sıkı sarıldığımız kimliklerimize, geride bırakamadıklarımıza, ölümsüzlüğe ve özgürlüğe dair çarpıcı bir toplumsal bakış sunuyor.
"Şehir mi onu fethedip köleleştirecek, o mu şehrin fatihi olacaktı? Ya da ikisi birden mi? Ödün veremezdi. Ne sahip ne de köle olmak istiyo du. Hayallere dalarak bu gizemli şehrin sokaklarında dolaşmak istiyordu sadece..."
İçimizde bir yabancı var asla bizimle konuşma niyetinde olmayan yine de az sonra konuşacakmış gibi duran. İçimizde bir yabancı var ne zamana kadar susacağını bilmediğimiz öfkeli mi, patlıyor mu sıkıntıdan? kırgın mı, mutlu mu, karnı aç mı, Bir hikâye yaşamak için ölmeye bile razı mı, yoksa memnun mu bu asırlar süren durgunluktan? Sessiz bir yabancı o tanıma imkânı bulamadığımız. Ancak hissedebiliyoruz bazen hiç tanımadığımız biriyle karşılıklı susarken.