Horace McCoy, güçlü romanı "Atları da Vururlar"da, 1929 krizini izleyen,işsizlik ve ekonomik çöküntü yillarında, bütün ülkeye yayilan, insanlık dışı yönüyle yogun eleştirilere hedef olan ve sonunda yasaklanan dans maratonlarindan birini anlatiyor. O dans pistlerinde ve tribünlerde, çoğunluğun farkına bile varmadıgı şiddete ışık tutuyor.
Yazar, bu kısa romanında, dil ve ifade kaygısı taşımıyor; en acımasız yönüyle yaşamı anlatıyor. Bu nedenle, böyle bir kitap okumak istemiyorsanız, okumayın.
- Saturday Review of Literature
"...Kirli, hastalıklı,duygusuz ama heyecan verici... İşte sinir patlamasının nedeni ve belki de anlamı oydu."
Düşmeyenler kazanmıyor, sadece daha uzun can çekişiyor.
Bu ufacık kitap, okuduğum süre boyunca bana kendi basit, aciz, muhtaç hayatlarımızı düşündürdü. Doğduk doğalı tek yaptığı tutunmaya çalışmaktan başka bir şey olmayan bizim gibileri anlatıyor.
~~~
Merkezde yer alan iki karakter, birbirinin karşısına tesadüfen çıkmış, tutunmaya çalışan iki farklı insan tipi… Biri, tüm çektiklerine rağmen pedalları çevirmek için elinden geleni yapıyor “her şeye rağmen”; öbürü ise artık tutunmaya çalışmaktan yorulmuş, sadece acı çekiyor ve tek arzusu çektiği acıların artık son bulması. Okuyan herkes kendini bir karaktere daha yakın hissetmiştir elbet. Benim tek diyebileceğimse, ilk kez bir kitapta, kendimi okuyormuşum gibi bir karakterle özdeşlik kurdum. Seni öyle iyi, öyle yürekten anlıyorum ki Gloria, çünkü kendimi bildim bileli aynı duyguları ben de hissediyorum. [Doğum günümde böyle bir kitaba rastlamış olmak da kaderin hüzünlü bir cilvesi olsa gerek. :') ]
Bu romanda, umut etmek var ama umudun kendisi yok; tükenmeye mecbur bedenlerle zaten çoktan tükenmiş ruhlar var. Bu sadece bir dans yarışması değil; bu, insanın içindeki umuda, insanlığa dair son kırıntıyı da un ufak eden bir zafer yalanı. Ve en korkuncu da kimse kimseyi bu sahneden itmiyor. Kendi kendine çöküyorsun. Herkesin gözü önünde, alkışlar eşliğinde yok olup gidiyorsun.
Siz soylu hanımlar, burada tanımadığınız insanlarla ilgili görevlerinizi yerine getirirken, kızlarınız muhtemelen bir herifin evinde yaka bağır açık, kafa çekiyorlardır. Islahçıların kızları genelde böyle işler yapar. Önünde sonunda bu yola düşerler. Başlarına bir çocuk belası açmayacak kadar bilgili de değildirler. Kahrolası namus ve iffet edebiyatınızla onları evden uzaklaştırırsınız. Ve onlara hayatın gerçeklerini öğretemeyecek kadar meşgulsünüzdür hep. Sizin gibi karılara birinin gerçekleri söylemesi gerekiyor. … Sizler, açık saçık kitaplar okumak, bayağı hikâyeler anlatmak için tuvalete kapanan, sonra da dışarı çıkıp insanların zevkinin içine eden kaltaklardansınız.
Bana asıl tuhaf gelen, insanların yaşama o kadar önem verip ölümü hiç takmaması. O büyük bilim adamları, hayatı uzatmak için o kadar uğraşacak yerde, neden daha mutlu bir şekilde ölmenin yolunu bulmaya çalışmazlar ki sanki? Dünyada benim gibi, ölmek isteyen ancak yeterli cesareti bulamayan yığınla insan vardır herhalde.