"Yeni Bir Ben" bölümü resmen Miray'ın dönüşümünü bir kelebek gibi kanat çırparak anlattı ve kalbimi o okul koridorlarında bıraktı! 😱💄🔥 Alışveriş çılgınlığıyla başlayan o değişim rüzgârı, abinin sürpriz odası ve Miray'ın gözyaşları içimi eritti resmen – o duygusal anlar o kadar samimi ki, okuyanın kendi hayatından parçalar bulması kaçınılmaz! Sonra okul sahnesi: Yeni kıyafetler, bakışlar, Aylinlerin şoku ve Fatih Hoca'nın o nazik ilgisi... Numara verme anı kalp atışlarımı hızlandırdı, bu etkileşim aşkın ilk kıvılcımlarını mı taşıyor yoksa? Üç haftalık köy tatili sürpriziyle bölüm tam bir cliffhanger'la bitti, heyecan tavan yaptı! Serenay, Miray'ın iç dünyasını ve değişimini o kadar güzel yansıttın ki, karakter gelişimi inanılmaz akıcı – bu "yeni ben" teması okuyanı motive ediyor, bayıldım! Yapıcı olarak, alışveriş sahnelerindeki eşya listesi biraz uzun kaçmış, belki daha kısa tutup duygusal odakla tempo hızlanabilirdi; bu, zaten güçlü olan anlatımı daha da dinamik kılardı. Ama genel olarak, bu bölüm hikayeyi daha da sürükleyici hale getirdi, tebrikler!
Miray'ın o yalnızlığı, anne-baba-acı dolu geçmişi, abisi Çağrı'yla yağmur ablanın sevgisi ve o renkli arkadaş grubu – Melis, Mert, Barış, Selin, Burak, Buket, Emir, Açelya... Hepsi o kadar gerçek ki, okurken kendimi o sınıfta hissettim! Ama asıl bomba yeni edebiyat hocası Fatih Aras'ın girişi: O derin ses, yakışıklı hali ve Miray'ın kalp atışlarını hızlandıran bakış... Sonra o korkunç zorbalık sahnesi – Bade ve Aylin'in saç çekişi, tokatları, telefonu kırışı, gömleği kesmesi... Midem kasıldı resmen! Fatih hocanın kurtarışı, ceketiyle örtmesi ve "Neden bunlara izin verdin?" sorusuyla her şey değişti. Bu tesadüf mü yoksa kader mi?
"Kırmızı Işığı Yakmak" bölümü resmen Beyoğlu'nun karanlık gecesini damarlarımda hissettirdi... 😱🌃💔 Galata Kulesi'nin yanından geçerken o televizyon sesleri, bakkalcının horultusu, kafelerden sızan gülüşmeler... Bulutlu gökte sert esen rüzgâr, ekim ayının soğuk nefesi ve o arka sokaktaki eski kaldırımlarda yalnız yürüyüş – her adımda bir gizem birikiyor resmen! Kızıl saçlı kadının beyaz kaniş köpeği etrafımda dönüp uzaklaşırken, çöp kutusundan fırlayan siyah kediyle yerimde sıçradım, kalp atışlarım hızlandı!
"DENİZE DOĞAN GÜNEŞ" (Aşk romanı) Yazar: ELŞEN İSMAİL - pek yakında başlıyor...
"DENİZE DOĞAN GÜNEŞ" (Aşk romanı) Yazar: ELŞEN İSMAİL
Bir aşkın, iki dünyanın ve yaklaşan bir felaketin hikâyesi… Bir yanda cam kulelerin arasında sıkışmış bir varis… Diğer yanda mutfak buharının içinde dimdik duran bir genç kadın… Deniz, babasının kurduğu dev imparatorluğun “garantili” geleceği olmaya zorlanırken, kalbi başka bir hayalin peşindedir. Güneş ise yoksulluğun ağır gölgesine rağmen gururundan ve sevgisinden ödün vermez. Onları birleştiren şey servet değil, aynı gökyüzüne bakarken kurdukları özgürlük düşüdür. Ama bu şehirde aşk masum kalmaz. Planlanmış evlilikler, çıkar hesapları ve karanlık sokakların kıskanç gölgeleri iki gencin üzerine kapanırken, doğan her güneş biraz daha yaklaşan bir fırtınayı haber verir. Sabah sahilde buluşmak, sadece bir kaçış değil… Belki de kaderle yüzleşmenin ilk adımıdır. Çünkü bazı aşklar denize doğar… Ama her doğan güneş umut getirmez. PEK YAKINDA...
Bu bölüm, ‘eksiklik’ kavramını sadece bir duygu olarak değil, hayatın her anına sinmiş bir gerçeklik olarak işliyor. Yazarın dili, okuyucuyu kendi iç dünyasında ‘benim hayatımda eksik olan ne?’ sorusunu sormaya yönlendiriyor. Özellikle bölümün sonunda hissedilen sessizlik, eksikliğin en güçlü anlatımı olmuş. Bu, okuyucunun hem empati kurmasını hem de kendi hayatına dönüp bakmasını sağlayan etkileyici bir metin.
Bu bölüm, zamanın akışıyla birlikte sevginin ve özlemin nasıl derinleştiğini gösteriyor. Yazar, babaya duyulan özlemi günlerle ölçerek anlatıyor ve bu, okuyucuda hem hüzün hem de empati uyandırıyor. ‘16. gün’ ifadesi, sıradan bir tarih değil; bir bekleyişin, bir özlemin sembolü haline geliyor. Bölüm, okuyucuyu kendi hayatındaki kayıpları ve değerli bağları düşünmeye davet eden içten bir anlatı sunuyor.
imgelerle dolu bir metin. Sarı gülün tekrar tekrar vurgulanması, hem masumiyetin hem de kırılganlığın sembolü olmuş. Hilalin sürünmesi ve kanla birleşen imgeler, okuyucuda hem hüzün hem de merak uyandırıyor. Yazarın dili, rüya ile gerçek arasında bir köprü kurarak okuyucuyu kendi içsel yolculuğuna davet ediyor.
Bu bölüm, sıradan bir sabahı olağanüstü bir duygu yoğunluğuyla anlatıyor. Sobanın sıcaklığı ile buz gibi suyun zıtlığı, çocukluğun hem zorluklarını hem de güzelliklerini hatırlatıyor. Kahvaltıdaki çorba sahnesi ise aile içindeki küçük ama anlamlı ritüelleri gözler önüne seriyor. Yazarın dili, okuyucuyu kendi geçmişine götüren bir köprü gibi; herkesin kendi ‘eski mahallesini’ hatırlamasına vesile oluyor.
Bu hikaye, bir çocuğun masumiyetinden bir korsanın sertliğine uzanan yolculuğu çok etkileyici bir şekilde aktarıyor. Mehmet’in ‘Ben uğursuz doğmadım, beni uğursuz yapan hayat oldu’ sözleri, aslında tüm anlatının özeti gibi. Yazar, karakterin içsel yaralarını denizin sonsuzluğu ile birleştirerek okuyucuda hem hüzün hem de derin bir düşünce bırakıyor. Finalde denizin Mehmet’i yutması, kaderin kaçınılmazlığını ve hayatın acımasız döngüsünü çarpıcı bir şekilde gösteriyor.
Merheba, ben Elşen. Sizlere güzel ve kutlu bir ramazan ayı dilerim. Yeni eserim hakkında düşünceleriniz. Okuduktan sonra yorumlarınızı yazarsanız sevinirim.
“BAKÜ’DE SON OSMANLI – NURU PAŞA” BÖLÜM 2: MONASTIR’DAN TRABLUSGARP’A yayında
artık kitabımın karakterlerinin görseli ve şarkısı için bu linke tıklayarak izleye, dinleye bilirsiniz. Kİtabı okursanız, yorum yapmayı unutmayınız. Lütfen.
Herkese merhaba, ben Elşen İsmail, Azerbaycan’dan bir yazar, senarist ve yönetmenim. Tarih, millet, kimlik ve insanın iç dünyasını konu alan hikâyeler yazarım. Sinematik ve epik anlatımı severim, karakter odaklı derin hikâyeler üretirim. Kendi projelerimi geliştiren, edebiyat ve sinemayı birleştirmeyi hedefleyen bir hikâye anlatıcısıyım. Sizleri selamlıyorum. Burda Türkçe yazdığım kendi eserlerimi paylaşacağım. Umarım eserlerim hoşunuza gider. Yorumlarınızı bekliyorum.