Hayır, okudukça bir daha inandım ki güneş eski yerindedir. İnsan ruhu satvetli tarafını kaybetmeyecektir. Hayat sadece bir ücret ve sa’y meselesi değildir. Ferdî hayatımız bitse bile şiir ve şarkı devam edecek, bahar mevsimleri kuşlar ötecek, mehtap geceleri kundaktan yeni çıkmış çocuklar Ay’ı görünce gülümseyecekler, hülasa içimizdeki ve dışımızdaki ahenk olduğu gibi kalacak. Mademki hepsinin arkasında “yaratıcı hamle” durmadan çalışıyor, büyük zemberek işliyor, o işledikçe insanlık her şey gibi, ölümün tehlikesi altında değildir. Fakat saadet?… Onu da içimizde aramalıyız, o güneş yalnız içimizdedir.
Dünya büyük bir düşünce buhranı geçiriyor. Pek az devrime, edebiyata, fikre, sanata bu kadar geniş yer verilmiştir… Memleket içinde her düşüncenin ayrı ayrı münakaşa edilmesi lazımdır.
Fakat kendi dışarısına bu kadar yabancı kalmak niçin? Niçin kurulu düzene ve ihtisasa güvenerek fikre, besleyici harekete yabancı kalsın… Sanki düşünce yalnız falan matbaada, şu tertip harflerle basılırsa düşüncedir.
Hiçbirisi kendi üzerine katlanmış bir sükûtun lezzetini tatmamış ve bir fikri sonuna kadar derinleştirmenin manasını anlamamıştır. Okumaktan bahsetmiyorum. Bu ihtiyaç henüz cemiyetimizin varamadığı bir şey.
Birdenbire hiç ummadığımız bir zamanda bir beyit, bir mısra ufkumuzda kanatlarını şakırdatıyor ve bu musikinin daveti altında biz, bütün ittihamlarımızı, dargınlıklarımızı unutuyoruz…
“Hani dediğim bey erenler Dünya benim diyenler Ecel aldı yer gizledi Fani dünya kime kaldı Gelimli gidimli dünya Son ucu ölümlü dünya Akibet, uzun yaşın ucu ölüm, sonu ayrılık…“
Onlar da bu dünyaya geldi geçti. Kervan gibi kondu göçtü. Onları da ecel aldı yer gizledi. Fâni dünya yine kaldı. Gelimli gidimli dünya. Son ucu ölümlü dünya.
Kızıl kanımı döktürerek, kara terimi koşturarak işi, gücü verdim hep. Uzun keşif kolunu yine gönderdim hep. Siperi, nöbet yerini büyüttüm hep. Kağanımla ordu gönderdim. Tanrı korusun, bu Türk milleti arasında silahlı düşmanı koşturmadım, damgalı atı koşturmadım.
Türk Bilge Kağanı ilinde yazdırdım. Ben Bilge Tonyukuk
Küçük kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım…
Her ne sözüm varsa ebedî taşa vurdum. Ona bakarak bilin. Şimdiki Türk milleti, beyleri, bu zamanda itaat eden beyler olarak mı yanılacaksınız? Ben ebedî taş yontturdum…
Kağan oturup aç, fakir milleti hep toplattım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Yoksa, bu sözümde yalan var mı? Türk beyleri, milleti, bunu işitin! Türk milletini toplayıp il tutacağını burda vurdum. Yanılıp öleceğini yine burda vurdum…
Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, milleti, akrabasına kadar barındırmazmış.
Orhun âbidelerini, bugün Türkiye’den binlerce kilometre uzakta eski Türk yurdunda, bugünkü Moğolistan’da Türklüğün şehadet parmakları olarak yükselen bu mübarek taşları kana kana okumak, her kelimesi üzerinde derin derin düşünmek, resimlerini huşu içinde seyrederek ruhu yıkamak, her Türk için milli ibâdettir.