19. Yüzyıla kadar zengin edebiyatımızda roman olmaması konusu. Roman tabiri caizse pornografiktir. Karakterin en gizli en mahrem bilgilerini açığa vurur. Beynin içinde gezer, karakterin hiç bir mahremi kalmaz. Oysa İslam kültüründe, medeniyetinde yaşantısında aklımıza kötü bir şey gelse dahi biz bunu dillendirmediğimiz sürece bundan mesul olmayız. Kötü fikir ve düşünceler vesvesedir, şeytandandır deriz, estağfurullah çeker kendimize geliriz. Oysa roman bu mekanizmayı yıkıyor, yerle yeksan ediyor. Kişinin kendi içinde yaşadığı, en mahrem duygu ve düşüncelerini açığa vuruyor. Mesul olunmayacak şeyleri mesul çizgiye getiriyor. Bizim ilk romanlarımızın ekseriyetinde aslında yine azda olsa mahremiyet oluyor, her ne kadar batılı yazarlar gibi olunmaya çalışılsada bazı şeyler yine mahrem kalıyor. Suç ve cezayı düşünelim, Anna Karanina'yı, Karamazov kardeşleri, bunlarda adeta karakterin beyninin içinde en ücra köşelerine kadar giriliyor, karakterin herşeyi ayan beyan ortaya dökülüyor, belki işin gizli bilgileri ele geçirme, kişinin gizlisini araştırma gibi günah konularda girdiği için çekici geliyor. Bizim hikayemize bakalım mesela bir Ahmet Mithat Efendi bir şey anlatır sonra araya girip açıklama yapar, okuyucu ile anlatılan arasına girer yani, çoğu kişi buna kızar aslında, ben bunu seviyorum nedense. Mustafa Kutlu hikayelerinde de vardır, herşeyi anlatmaz bazı şeyleri okuyuca bırakır, o da Ahmet Mithat Efendi gibi araya girer. Burada sanki birisini çekiştirirken yanımıza gelen başka birisi "arkadaşlar gıybet etmeyelim" der ya, biraz onun gibi bir durum var diye düşünüyorum. Roman gıybet dolu sanki, hikaye de bu yok. Bunlardan dolayı bizim edebiyatımız romana uzun süre bigane kalmış diye düşünüyorum.