Yazar: ELŞEN İSMAİL
*** *** ***
"Yine hayallere mi daldın, Deniz?" diye sordu babası masasının arkasına geçerek. Sesi kuru ve duygusuzdu. "Bugün Melis’le görüşmelisin. Babasıyla büyük bir anlaşma im...
Sabahın saat altı buçuğu... İstanbul’un üzerine çöken o puslu, kurşunî sessizlik, binlerce yıldır şehri boğan sırlar gibi ağırdı. Şehir henüz uyanmamıştı ama zalim feleğin çarkları çoktan dönmeye başlamıştı. "Demiryolu Holding"in soğuk beton duvarları arasında, paranın ve hırsın yönettiği o devasa imparatorlukta bir fırtına kopmak üzereydi. Ama bu kez fırtına, dışarıdan değil, bizzat içeriden, ruhunu kurtarmaya yeminli bir gencin kalbinden geliyordu. Deniz, sırt çantasını omuzuna takarken son bir kez aynaya baktı. Üzerindeki o pahalı, babasının "nüfuzlu bir varis" simgesi olarak ona zorla giydirdiği ceketi yatağın üzerine fırlattı. Bu, sadece bir kıyafet değildi; bu, babasının ve dedelerinin giydiği o “küflenmiş kaftan”dı. Onu orada, o soğuk odada bıraktı. Yanına aldığı tek şey, üzerinde aylardır çalıştığı, ruhunun en derin notalarını renklerle işlediği "Hüzünlü Melodiler" resminin ilk taslakları ve kütüphanede bulduğu o nota kâğıdıydı. Atölyenin kapısından çıkarken Altay onu bekliyordu. Altay’ın gözlerinde hem bir hüzün hem de sarsılmaz bir dostluk vardı. "Her şey hazır Deniz," dedi Altay fısıltıyla. "Timur amca sahildeki barakayı hazırladı. Sınırı geçene kadar kimse sizi bulamayacak." Deniz, dostuna sarıldı. Bu, bir veda değil, bir ihtilalin başlangıcıydı. --------------------------------------------------------------------------------
Aynı anlarda, şehrin öbür ucundaki o nemli mahallede, Güneş pencerenin önünde durmuş, titreyen elleriyle valizini sıkıyordu. Mutfaktan annesinin hıçkırık sesleri geliyordu. Babası ise masada başını ellerinin arasına almış, "kırk yılın sefaletinden" kurtulma umudu olan o "biletin" ellerinden kayıp gidişini izliyordu. "Gitme Güneş," diye inledi babası. "Serhat Bey’in adamları kapıda. Eğer gidersen bizi yaşatmazlar. Borçlarımız, geleceğimiz..." Güneş, babasına döndü. Gözlerinde o kütüphanede parlayan o gururlu ışık vardı. "Baba," dedi sesi çelik gibi sert ama içi kan ağlayarak. "Siz benim üzerimde bir gelecek değil, bir hapishane kurdunuz. Serhat’ın parası sizin borçlarınızı ödeyebilir ama benim çalınmış ömrümü geri veremez. Ben ölmeye değil, yaşamaya gidiyorum." Güneş, kapıyı çarpıp çıktığında, Serhat’ın gönderdiği o siyah arabaların sokağın başında beklediğini gördü. Kalbi ağzında atıyordu. Tam o sırada, motorunun kükremesiyle sokağı inleten bir figür belirdi. Başkomiser Devran. --------------------------------------------------------------------------------
Devran, motorunu Serhat’ın adamlarının yolunu kesecek şekilde yan yatırdı. Gözlerinde o şehit arkadaşı Devran Akyürek’in intikam ateşi yanıyordu. Serhat’ın adamları, karşılarında emniyetin o korkusuz başkomiserini görünce duraksadılar. Başkomiser, deri ceketinin içinden telsizini değil, sadece bakışlarındaki o ölümcül soğukluğu çıkardı. "Nereye böyle beyler?" dedi Devran, sesi bir kamçı gibi şaklayarak. "Bu sokak artık sizin holding odalarınızdaki kurallara göre dönmüyor." Siyah arabadan inenlerden biri, Behram’dı. Behram, Devran’ın bu her şeyi bilen, her adımda pusuya yatan tavrından artık ölesiye şüpheleniyordu. "Komiserim," dedi Behram dişlerinin arasından. "Siz neden her taşın altından çıkıyorsunuz? Bu iş senin rütbeni aşar, Mithat Bey’in sabrı taşıyor." Devran, bir adım yaklaştı. Behram’ın yüzüne o kadar yakındı ki, adam Devran’ın nefesindeki o dedektiflik disiplinini hissedebiliyordu. "Mithat Bey’ine söyle," dedi Devran fısıltıyla. "İhalelerde döktüğü kanların hesabı sorulmadan bu dosya kapanmayacak. Şimdi o arabaya binin ve buradan uzaklaşın. Yoksa bu geceyi nezarette değil, çok daha karanlık bir yerde geçirebilirsiniz." Behram ve yanındakiler, Devran’ın bu öngörülemez tavrı karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar. Çünkü Devran, sadece bir polis değil, onların tüm kirli ağlarını çözmeye yeminli bir hayaletti. Ahmet ve diğerleri, Devran’ın varlığı yüzünden Deniz ve Güneş’in peşine düşemiyorlardı; zira Devran, her köşe başında bir gölge gibi onları izliyordu. -------------------------------------------------------------------------------- Saat tam 07:00. Sahildeki limanda, küçük bir teknenin güvertesinde Deniz ve Güneş nihayet kavuşmuşlardı. Sabah güneşi, deniz sahilini o muhteşem ışınlarıyla yıkarken, ikisi de birbirine sanki bir daha hiç ayrılmayacakmış gibi sarıldılar. Arkada bıraktıkları şehir, holding binaları, Serhat’ın tehditleri ve ailelerin baskısı artık bir sis bulutundan ibaretti. "Başardık Güneş," dedi Deniz, kızın saçlarını koklayarak. "Bu 'zalim' hayatı geride bıraktık." Güneş, başını Deniz’in omzuna yasladı. "Korkuyorum Deniz. Sanki bu huzur sadece bir rüya gibi. Devran Komiser... O neden bize yardım ediyor? Neden o adamların önünde durdu?" Deniz, uzaklara, ufka doğru baktı. "O sadece bir polis değil Güneş. O, bu kirli sistemin içinde bizim gibi nefes almaya çalışan biri. Ama şimdi sadece biz varız. Timur amcanın barakası bizi bekliyor". --------------------------------------------------------------------------------
Şehrin merkezinde ise Duru, odasının balkonunda bu kaçışın senaryosunu kâğıda döküyordu. Gözleri, ufukta kaybolan teknenin izindeydi. Elindeki deftere şunları yazdı: "Sahne 8: Büyük Firar. Oyuncular kafeslerinden çıktı. Ama kafesler sadece fiziksel değildir; asıl hapishane, peşimizden gelen o geçmişin hayaletleridir. Dedektif Devran, hem avdır hem de avcı. Ahmet’in paslı silahı, Serhat’ın bitmek bilmeyen hırsı ve Mithat’ın holding imparatorluğu... Hepsi bu kaçışı bir savaş ilanına çevirdi." Mithat’ın ofisinde ise telefonlar susmuyordu. Serhat, masayı yumrukluyordu. "Nasıl kaçarlar! O komiser bozuntusu nasıl önümüzü keser! Ahmet nerede? Neden hala bir haber yok?" Ahmet, gece kafesinin loş köşesinde, Behram’ın getirdiği kötü haberleri dinlerken elindeki ucuz silahı masaya vurdu. "O Komiser... O Devran... O adamda bir gariplik var Behram. Polis gibi davranmıyor. Sanki bizi değil, o holdingdekileri bitirmek istiyor. Ama o Güneş... O kız kaçamaz. Bu dünya deniz sahilinden ibaret değil. Ben o barakayı bulacağım." --------------------------------------------------------------------------------
Deniz ve Güneş, komşu ülkenin sınırındaki o sakin balıkçı kasabasına vardıklarında, akşamın ilk renkleri gökyüzünü boyuyordu. Timur amca, elinde feneriyle onları sahildeki o küçük barakanın önünde karşıladı. Baraka, belki de bazılarının gözünde bir yıkıntıydı ama onlar için bir saraydan daha kıymetliydi. "Hoş geldiniz çocuklar," dedi Timur amca, şefkatli bir sesle. "Burası fırtınanın uğramadığı tek yerdir. Ama dikkatli olun, deniz bazen en sakin anında bile kurbanını bekler." İçeride, Güneş’in piyano notaları ve Deniz’in resim fırçaları yeni bir hayatın ilk melodilerini çalmaya başlamıştı. Devran ise İstanbul’un karanlık bir sokağında, Aylin’in yanına gidiyordu. İntikam ve aşk, bu büyük mücadelenin tam kalbinde birleşiyordu. “Deniz’e doğan güneş, şimdi hüzünlü bir melodiye dönüşüyordu. Ve bu melodi, herkesin ruhunda farklı bir yara açacaktı.” BÖLÜMÜN SONU…