Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
Mart 1948, Sütlüce Fabrikası – İstanbul Sütlüce’nin akşamında, fabrikanın dev bacalarından çıkan dumanlar Haliç’in sisiyle dans ederken, Nuru Paşa masasının başındaydı. Önündeki kâğıtta, Gence’nin dar sokaklarını andıran bir taslak çiziliydi. Paşa, ressam ruhunun verdiği incelikle çizgileri birleştirirken, bir yandan da hafızasının dehlizlerinde 1918’in o gergin baharını arıyordu. Odada, Misli Melek Hanım sessizce Paşa’nın ceketini düzeltiyordu. Onun varlığı, Paşa için fırtınalı bir denizde sığınılan dingin bir liman gibiydi. Ancak Paşa’nın kalbinin bir köşesinde, Bakü rüzgarlarının kokusunu taşıyan Sara Hanım’ın hayali hâlâ taze bir yara gibi duruyordu. Misli Melek, eşinin gözlerindeki o uzak bakışın kime ait olduğunu bilse de asaletinden ödün vermeden ona sadece sadakatle gülümsedi. Hatice Şenoğlu, elinde kalemiyle "Hazırım Paşam." dedi. Paşa, Hatice’ye baktığında, Gence’nin tozlu yollarında yan yana yürüdüğü abisi Murat Şenoğlu’nu görüyordu. Murat, Hatice’den tam on beş yaş büyüktü. Hatice henüz üç yaşında bir çocukken, Murat onun saçlarını örer, onu omuzlarında taşıyarak Beşiktaş çarşısında gezdirirdi. Murat asker olup Kafkasya’ya gittiğinde, Hatice’nin çocukluk anılarında abisi, dev bir koruyucu kahraman olarak kalmıştı. "Yaz kızım," dedi Nuru Paşa, sesi bir sancaktarın yemin tınısını taşıyordu. "Gence, bizim için sadece bir şehir değil, bir milletin varlık yokluk meydanıydı." -------------------------------------------------------------------------------- Haziran 1918, Gence – Azerbaycan Gence, 1918’in haziran ayında bir barut fıçısı gibiydi. Bolşevik ve Taşnak çeteleri Bakü’yü kana bulamış, gözlerini bu kadim şehre dikmişlerdi. Nuri Bey, henüz yirmi dokuz yaşında bir yarbay olmasına rağmen, üzerinde "Fahri Paşa" rütbesinin ağırlığını taşıyordu. Gence’de karargâhını kurduğunda, karşısında sadece bir düşman ordusu değil, aynı zamanda siyasi bir kaos bulmuştu. O günlerde Gence’nin tozlu meydanlarında Mehmed Emin Resulzade ile sık sık bir araya geliyordu. Resulzade, Nuri Bey’e 1911 yılında İstanbul’da geçirdiği sürgün yıllarını anlatırdı. Resulzade, o yıllarda İstanbul’da "Genç Türkler" hareketiyle tanışmış, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi devlerle "Türk Yurdu" dergisinde Türkçülük fikrini harmanlamıştı. "Bak Paşam," diyordu Resulzade, gözlerinde hürriyet ateşiyle. "Ben İstanbul’da o büyük rüyayı gördüm. Şimdi o rüyayı burada, Azerbaycan’da hakikate çevireceğiz. 'Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez!' derken sadece bir söz söylemiyorum, bir kader çiziyorum." Nuri Bey, bu ateşli ideali paylaşıyordu ama ordunun durumu kritikti. Silah az, asker yorgundu. O gece karargâhta abisi Enver Paşa’dan gelen gizli bir şifreli mesajı okudu. Mesajın altında, sadece Gizli Türk Teşkilatı üyelerinin anlayabileceği o özel mühür vardı. Bu teşkilat, Mustafa Kemal’den Enver’e, Resulzade’den en sadık neferlere kadar uzanan görünmez bir çelik zırhtı. Nuri Bey henüz tam yetkiyle bu sırra vakıf olmasa da çevresindeki her hareketin bu gizli el tarafından korunduğunu hissediyordu. O sırada, karargâh binasının tam karşısındaki bir minarenin gölgesinde Arayik Aratunyan’ın görevlendirdiği bir suikastçı pusu kurmuştu. Suikastçı, Nuri Bey’in penceredeki siluetini hedef alıp tetiğe asılacağı sırada, karanlığın içinden bir gölge belirdi. Bu, teşkilatın gizli muhafızlarından biriydi. Suikastçının boğazına dolanan ince bir tel, tek bir ses çıkmasına izin vermeden ihaneti susturdu. Nuri Bey, masasında harita çalışırken dışarıdaki bu sessiz savaştan tamamen habersizdi. Murat Şenoğlu, o gece kapıda nöbet tutarken ceketinin iç cebinde sakladığı gümüş yüzüğü okşuyordu. Ayla Hatun’un Payitahttaki o mahzun vedası gözlerinin önündeydi. Murat, Hatice’ye bir mektup yazmak istiyor ama kelimeleri toparlayamıyordu. "Eğer burada şehit olursam," diye geçirdi içinden, "Paşam kardeşimi kimsesiz bırakmaz." Murat, o an abisi olduğu Hatice’nin gelecekte bu anıları yazacağını bilmeden, sadece vatanı ve sevdasını düşündü. -------------------------------------------------------------------------------- Sütlüce, 1948 Nuru Paşa anlatmayı bıraktığında oda derin bir sessizliğe büründü. Masanın üzerindeki bir fotoğrafa takıldı gözleri: Bakü’nün o görkemli günlerinden kalan, Hacı Zeynalabdin Tağıyev’in sarayında çekilmiş bir kare. Fotoğrafın kenarında genç ve mağrur Sara Hanım duruyordu. Paşa’nın bakışları yumuşadı. "Hacı Zeynalabdin, Gence’deki zor günlerimizde bize sadece maddi değil, manevi bir kale olmuştu," dedi sessizce. "Ama Sara... O benim için Gence’nin sancısı kadar ağır, Bakü’nün sabahı kadar imkansızdı". Odanın kapısında bekleyen İsmail Saylav, Hatice’nin yazdığı notları toplarken ona yardım etmek için yaklaştı. Parmakları kâğıdın üzerinde birbirine değdiğinde, İsmail’in kalbi bir top mermisi kadar şiddetle vurdu göğsüne. Hatice, abisinden kalan o vakur duruşuyla İsmail’e baktı; gözlerinde hem bir teşekkür hem de derin bir hüzün vardı. İsmail, henüz Hatice’ye olan sevdasını dile getirecek cesareti bulamamıştı ama Paşa’nın her cümlesi, onların arasındaki bu saf bağı daha da ilmek ilmek işliyordu. Dışarıda, fabrikanın karanlık köşesinde Vladimir Tarasov’un gönderdiği bir gölge, yeni bir sabotaj planı yapıyordu. Ancak fabrikanın jeneratör dairesinde nöbet tutan teşkilat mensubu bir işçinin uyanıklığı, bu girişimi daha başlamadan bitirecekti. Nuru Paşa, pencereden Haliç’e bakarak mırıldandı: "Gence’de orduyu kurduk Hatice... Ama asıl ateş çemberi Bakü’ye giden yoldaydı. Yaz bakalım..." "Bölüm 8: Bir Akşamın Işığında: Sara..." BÖLÜMÜN SONU…