“BAKÜ’DE SON OSMANLI – NURU PAŞA” (Tarihi roman)
Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
4. Bölüm

BÖLÜM 4: PAYİTAHT’TA BİR GECE

1 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
BÖLÜM 4: PAYİTAHT’TA BİR GECE
Mart 1948, Sütlüce Fabrikası – İstanbul
Sütlüce’nin akşam serinliği, Haliç’in gri sularını hırçınlaştırırken, fabrikanın yüksek tavanlı ofisinde hüzünlü bir sessizlik hâkimdi. Nuru Paşa, masasının üzerindeki kristal hokka takımına dalmış, gümüş kalemini parmakları arasında çeviriyordu. Odanın bir köşesinde İsmail Saylav, elindeki yağlı bezle bir parça çeliği parlatırken, göz ucuyla Paşa’yı süzüyordu. Paşa’nın her iç çekişi, İsmail için bir mermi patlaması kadar ağırdı.
Misli Melek Hanım, eşinin omuzlarındaki yorgunluğu fark ederek odaya girdi ve masaya taze demlenmiş bir ıhlamur bıraktı. "Nuri, zihnin yine çok uzaklarda," dedi yumuşak bir sesle. Paşa, eşine minnetle bakıp başını salladı. Bakışları, masanın tam karşısında, abisi Murat’tan kalan o vakur duruşuyla not almaya hazır bekleyen Hatice Şenoğlu’na kaydı.
"Yaz kızım," dedi Nuru Paşa, sesi bu kez daha tok ve kararlıydı. "Bazen en büyük savaşlar cephede değil, loş ışıklı odalarda, bir haritanın başında verilir. Payitaht, o gece sadece bir şehir değil, bir milletin kaderinin yazıldığı bir divandı."
--------------------------------------------------------------------------------
Ekim 1917, İstanbul
Payitaht, Cihan Harbi’nin dördüncü yılında yorgun ama mağrurdu. İstanbul sokaklarında ekmek kuyrukları ve yaralı asker kafileleri birer hayalet gibi süzülürken, Nuri, Trablusgarp’ın yakıcı kumlarını geride bırakıp limana ayak bastığında yüreğinde tarifsiz bir ağırlık vardı. Üzerinde, Sultan’ın bizzat tevcih ettiği "Yaver-i Hazret-i Şehriyari" nişanı parlıyordu ama o, rütbelerin değil, cepheden getirdiği acı haberlerin yükü altındaydı.
O gece, Harbiye Nezareti’nin büyük kapısından içeri girdiğinde, yanında her zamanki gibi sadık gölgesi Murat Şenoğlu vardı. Murat, Trablus’ta aldığı yaranın izini bir şeref madalyası gibi taşıyor, genç yaşına rağmen bir kurt gibi etrafı süzüyordu. "Paşam," dedi Murat sessizce, "Hava çok ağır. Sanki duvarların bile kulağı var."
Nuri, Murat’ın omzuna dokundu. "Haklısın Murat. Ama biz bu havayı solumaya geldik."
Abisi Enver Paşa’nın makam odasına girdiğinde, odanın ortasındaki devasa dünya haritası üzerinde mum ışıkları titriyordu. Enver, her zamanki şık üniforması ve hafif çatık kaşlarıyla haritaya eğilmişti. Nuri’yi görünce yüzünde nadir görülen o içten gülümseme belirdi.
"Hoş geldin Nuri," dedi Enver, kardeşini kucaklayarak. "Çölün aslanı, Payitaht’ın soğuğuna alışabildi mi?"
"Ağabey," dedi Nuri, sesi bir saygı nişanesi gibi alçalarak. "Çöl bizi pişirdi ama buradaki sessizlik beni korkutuyor. Trablus’ta düşman belliydi, burada ise gölgelerle savaşıyoruz."
Enver Paşa, parmağını haritanın doğusuna, Kafkasya’nın kalbine, Bakü’ye doğru sürükledi. "Bak Nuri, Rusya’da ihtilal patladı, dev kâğıttan bir kaplan gibi çökmek üzere. Ama oradaki kardeşlerimiz, Bakü’de, Gence’de, Dağıstan’da Bolşevik ve Ermeni çetelerin pençesinde inliyor. Onlar bize, biz onlara muhtacız. Eğer o kapıyı biz açmazsak, başkaları ebediyen kapatacak."
Nuri, haritadaki o mavi sulara, Hazar’a baktı. Mehmed Emin Resulzade’nin hürriyet hayalleri, Hacı Zeynalabdin Tağıyev’in memleket sevdası sanki o haritanın üzerinden ona el sallıyordu.
"Ağabey," dedi Nuri, gözlerinde bir kıvılcımla. "Bana yeni bir ordu mu vereceksin?"
Enver Paşa ciddileşti. "Sana bir ordu değil, bir iman ve bir avuç subay vereceğim Nuri. Sen o topraklarda kendi ordunu kuracaksın. Adı 'Kafkas İslam Ordusu' olacak. Sen de o ordunun başına 'Paşa' olarak geçeceksin. Bu sadece askeri bir görev değil, bir Turan muştusudur."
O sırada, Nezaret’in dışındaki karanlık sokaklarda, bir arabanın içinde Vladimir Tarasov ve Arayik Aratunyan fısıldaşıyordu. Aratunyan, elindeki dürbünü Enver Paşa’nın penceresine doğrultmuştu.
"İçerideler," dedi Aratunyan, nefretle. "Enver ve kardeşi... Nuri’nin Bakü’ye gönderileceği konuşuluyor. Eğer o çocuk oraya giderse, kurguladığımız her şey yerle bir olur."
Tarasov, soğuk bir sigara dumanı savurdu. "Pera’daki dostlarımıza haber ver Arayik. Nuri’nin İstanbul’dan çıkışı kolay olmayacak. Çölde ölmediyse, Payitahtın karanlık dehlizlerinde boğulmalı."
--------------------------------------------------------------------------------
Sütlüce, 1948
Nuru Paşa anlatmayı bıraktığında, Hatice’nin kalemi titreyerek durdu. Genç kızın gözlerinde, hiç görmediği ama Paşa’nın her anlatışında biraz daha tanıdığı abisi Murat’ın hayali canlanmıştı.
"Paşam," dedi Hatice, sesi titreyerek. "Abim Murat, o gece kapıda beklerken korkmuş muydu?"
Nuru Paşa, Hatice’ye baktı; sanki o an Hatice’nin arkasında Murat’ın silueti duruyordu. "Korkmak mı? Hayır kızım. Murat o gece bana dönüp, 'Paşam, eğer yolumuz Bakü’ye düşerse, orada ölmek de şereftir' demişti. O, daha o geceden şehadetin kokusunu almıştı."
Paşa, masasındaki Killigil tabancasını eline aldı. "Demir ve ateş, Hatice... O gece Payitahtta sadece kelimeler değil, bir demir irade dövüldü. Ve o irade, bizi Musul üzerinden Gence’ye, oradan da Bakü’nün o şanlı sabahına götürecekti."
Dışarıda, fabrikanın bekçisi bir fenerle bahçeyi turlarken, karanlığın içinden bir çift göz fabrikayı izliyordu. Aratunyan’ın gölgesi, otuz yıl sonra bile hala oradaydı. Ama Paşa’nın zihninde sadece o kutlu yolculuğun başlangıcı vardı.
"Yaz kızım," dedi Paşa son bir kez. "Bölüm 5: Büyük Görev: Kafkasya..."
BÖLÜMÜN SONU…
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar