Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
Eylül 1948, Nişantaşı – İstanbul İstanbul’un Nişantaşı semtindeki vakur bir konak, bu akşam hüzünlü bir neşeye ev sahipliği yapıyordu. Nuru Paşa, eşi Misli Melek Hanım ile birlikte, ağabeyi Enver Paşa’nın emaneti olan Naciye Sultan’ın sofrasına konuk olmuştu. Konak, ağabeyi Enver’in hatıralarıyla nefes alıyordu. Duvarda Enver Paşa’nın üniformalı yağlı boya portresi, sanki masadakileri izliyor, Nuru Paşa’nın her iç çekişinde ona "Gözüm arkada kalmadı!" diyordu. Masanın bir kenarında, Hatice Şenoğlu elinde not defteriyle Paşa’nın anlattıklarını büyük bir dikkatle kaydediyordu. Konak kapısının önünde, Eylül serinliğinde nöbet tutan İsmail Saylav ise, gözlerini karanlık sokaklardan ayırmıyordu. İsmail, son günlerde Paşa’nın peşindeki gölgelerin arttığını biliyordu. Ceketinin iç cebinde, sadece Gizli Türk Teşkilatı’nın üst düzey üyelerinin taşıdığı o gümüş mührün ağırlığını hissediyordu. İsmail, Nuru Paşa’nın henüz tam vakıf olmadığı o büyük savaşın sessiz muhafızıydı. Naciye Sultan, Nuru Paşa’ya dönerek, "Nuri, çocuklar seni her gördüğünde babalarını görüyorlar," dedi sesi titreyerek. "Onlara hem amca hem baba hem dede oldun. Hakkın ödenmez." Nuru Paşa, ağabeyinin portresine bakarak mırıldandı: "Ben sadece görevimi yaptım Sultanım. Enver benim kutup yıldızımdı. O söndüğünde, ben onun ışığını takip etmeye devam ettim." Paşa, bir an duraksadı ve bakışları uzaklara daldı. "Bugün 15 Eylül... Bakü’nün anahtarını aldığımız o sabahın üzerinden tam otuz yıl geçti." -------------------------------------------------------------------------------- 15 Eylül 1918, Bakü – Azerbaycan Bakü, o sabah barut dumanları arasından doğan hürriyet güneşiyle uyanmıştı. Kafkas İslam Ordusu, haftalardır süren kanlı çarpışmaların ardından Bolşevik ve Taşnak birliklerini şehirden söküp atmıştı. Nuri Paşa, beyaz atının üzerinde Bakü’ye girerken, halk sokaklara dökülmüş, kurbanlar kesiliyor, yer-gök "Türk’ün bayrağı Bakü’de dalgalanıyor!" feryatlarıyla inliyordu. Yanında sadık yaveri Murat Şenoğlu vardı. Murat’ın üniforması barut ve toz içindeydi ama gözleri pırıl pırıldı. Ceketinin cebinde, İstanbul’daki Ayla Hatun’a yazdığı, üzerinde Bakü’nün kanlı toprağı olan o son mektup duruyordu. Murat, kalabalığın arasından geçerken Nuri Paşa’ya yaklaştı: "Paşam, zafer bizimdir! Ama bedeli ağır oldu." Paşa’nın kalbi ikiye bölünmüştü. Bir yanda muzaffer bir komutanın gururu, diğer yanda ise Bakü sokaklarında aradığı o bir çift göz... Sara Hanım. Nuri Paşa, zafer alayının başında Hacı Zeynalabdin Tağıyev’in sarayına doğru ilerlerken, Tağıyev’i kapıda ordusuna ekmek ve su dağıtırken gördü. Hacı, neft milyonlarını bu ordu için, bu milletin susuzluğunu dindirmek için harcamıştı. Ancak Nuri Paşa’nın gözleri sadece Sara’yı arıyordu. O sırada, kalabalığın arkasındaki dar bir sokakta, iki gölge fısıldaşıyordu. Genç Vladimir Tarasov ve hırslı Arayik Aratunyan, Bakü’nün düşüşünü büyük bir öfkeyle izliyorlardı. "Bak onlara Arayik," dedi Tarasov, dişlerini sıkarak. "Bugün anahtarı aldılar ama bu anahtar onların mezarını açacak. Enver ve Nuri... Onları bu topraklara gömemedik ama Payitahtın karanlığında boğacağız." Aratunyan, elindeki tabancayı Nuri Paşa’ya doğrultmak istedi. Tam tetiği çekeceği sırada, kalabalığın arasından çıkan bir derviş kılıklı adam — aslında Gizli Türk Teşkilatı’nın bir neferi olan Mehmed Emin Resulzade’nin görevlendirdiği bir muhafız— Aratunyan’ın koluna çarptı. Silah yere düştü ve kalabalığın gürültüsünde kayboldu. Paşa, bir kez daha teşkilatın görünmez zırhı sayesinde ölümden dönmüştü. Resulzade, o akşam Nuri Paşa ile buluştuğunda gözleri yaşlıydı. "Paşam," dedi. "Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez! Bugün Bakü özgürdür. İstanbul’daki o 'Genç Türkler' rüyası artık Azerbaycan’ın gerçeğidir.". -------------------------------------------------------------------------------- Eylül 1948, Pera’da Bir Köhne Oda – İstanbul Eski bir binanın, Haliç’e bakan loş odasında, şimdi iyice yaşlanmış olan Vladimir Tarasov ve Arayik Aratunyan karşı karşıyaydı. Vladimir, masanın üzerine yayılmış eski istihbarat raporlarını inceliyordu. "Otuz yıl geçti Arayik," dedi Vladimir, sesi paslı bir tel gibi gıcırdıyordu. "Nuri’yi öldüremedik. Ne Bakü’de ne Berlin’de ne de İstanbul’da... Hep bir el onu korudu. Arı kovanları, yıkılan dallar, sakar yaverler... Bunlar tesadüf olamaz." Aratunyan, masadaki bir Killigil tabancasını evirip çeviriyordu. "Ne demek istiyorsun Vladimir? Kim bu koruyucu el?" Vladimir, gözlerini kısarak bir dosyayı açtı. "Son araştırmalarım beni tek bir yere çıkarıyor: Gizli Türk Teşkilatı. Atatürk’ten Enver’e, Resulzade’den o basit işçi İsmail’e kadar uzanan bir ağ bu. Biz Rus istihbaratı olarak sadece bir adamla değil, binlerce yıllık bir gölge orduyla savaşıyoruz." Vladimir, derin bir öksürük krizine girdi. Ciğerleri sönmek üzereydi. "Öğreneceğim Arayik... Bu teşkilatın merkezini ve Nuri’nin son sırrını öğreneceğim. Ama zamanım daralıyor." -------------------------------------------------------------------------------- Eylül 1948, Naciye Sultan’ın Evi Yemekten sonra bahçeye çıkan Nuru Paşa, Hatice’ye döndü. "Yaz bakalım kızım," dedi sesi titreyerek. "Bölüm 12: İmkânsız Aşk: Tağıyev’in Reddi... Zaferin en tatlı anında, kalbimin nasıl kırıldığını yaz." Bahçenin karanlık köşesinde, İsmail Saylav sessizce duruyordu. Hatice’nin yanından geçerken rüzgârın taşıdığı saçlarının kokusu, İsmail’in yüreğine bir kor gibi düştü. İsmail, Hatice’ye bakmak istiyor ama abisi Murat’ın emanetine olan saygısından gözlerini yere indiriyordu. İçinden, "Vakti gelecek Hatice," diye geçirdi. "O gizli ordu, senin ve Paşa’nın etrafındaki bu karanlığı dağıtana kadar ben buradayım." Nuru Paşa, gökyüzündeki hilale bakarken, Bakü’nün çiçek kokulu bahçelerinde Sara Hanım’a okuduğu o son şiiri hatırladı. Bir komutan için en büyük meydan muharebesi, bir "hayır" cevabı karşısında verilen o sessiz savaştı. BÖLÜMÜN SONU...