Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
Ağustos 1948, Belgrad Ormanları – İstanbul İstanbul’un ağustos sıcağı şehri kavururken, Belgrad Ormanları’nın derinliklerindeki dev çınarlar ve gürgen ağaçları, serin bir sığınak sunuyordu. Kuş seslerinin hışırtılı yaprak seslerine karıştığı bu sabah vaktinde, Nuru Paşa elinde kendi fabrikasında özel olarak modifiye ettiği av tüfeğiyle sessizce ilerliyordu. Paşa, sadece bir sanayici değil, aynı zamanda ruhundaki fırtınaları dindirmek için doğaya sığınan bir ressamdı. Hemen arkasında, sadık yaveri Murat’ın emaneti Hatice Şenoğlu, elinde not defteriyle Paşa’nın her adımını takip ediyordu. Birkaç metre ötede ise, çevreyi bir kurt gibi süzerek ilerleyen İsmail Saylav vardı. İsmail’in gözleri bir yandan çalılıkları tarıyor, diğer yandan gayri ihtiyari olarak Hatice’nin üzerine titriyordu. Hatice’nin rüzgârda uçuşan başörtüsü ve vakur duruşu, İsmail’in kalbinde en ağır mermi kovanından daha büyük bir ağırlık yaratıyordu; ancak bu sevda, Paşa’nın gölgesinde şimdilik sükûta mahkumdu. "Durun," dedi Nuru Paşa, eliyle dur işareti yaparak. "Doğa asla yalan söylemez Hatice. Eğer rüzgâr yön değiştirirse, avcı av olduğunu anlar." Paşa, son günlerde peşindeki gölgelerin daha da yaklaştığını hissediyordu. Fabrikadaki o metalik sessizlikten sonra bu orman, ona hem huzur hem de tetikte olma zorunluluğu veriyordu. O sırada, yaklaşık yüz metre ilerideki sık çalılıkların arasında bir metal parıltısı şimşek gibi çaktı. Vladimir Tarasov’un görevlendirdiği bir suikastçı, tüfeğinin dürbününden Paşa’nın göğsünü hedef almıştı. Arayik Aratunyan, bu kez işin şansa bırakılmamasını emretmişti. Suikastçı tam tetiğe basacağı anda, Paşa’nın birkaç adım uzağındaki yaşlı bir meşe ağacının tepesinden büyük bir yaban arısı kovanı, bir dalın kırılmasıyla gürültüyle yere düştü. Dağılan kovanın içinden çıkan binlerce arı, suikastçının olduğu bölgeye doğru bir bulut gibi saldırdı. Acı içinde bağıran ve silahını yere düşüren hain, ormanın derinliklerine doğru kaçarken Paşa sadece hafifçe yana döndü. Bir kez daha, görünmez bir el ya da doğanın adaleti ölümü teğet geçirmişti. "Paşam, bir ses duydum!" diyerek öne atıldı İsmail Saylav. Eli belindeki Killigil tabancasındaydı. Nuru Paşa, hafifçe gülümsedi. "Sadece bir dal kırıldı İsmail. Ya da birileri avcı olamayacağını anladı." Paşa, İsmail’in gözlerindeki o derin kararlılığa baktı. Artık emindi; İsmail sadece bir işçi değil, abisi Enver’in de dahil olduğu o Gizli Türk Teşkilatı’nın sessiz muhafızlarından biriydi. -------------------------------------------------------------------------------- Temmuz 1918, Bakü Önleri – Azerbaycan Zihni bir anda otuz yıl öncesine, Kafkasya’nın yakıcı temmuz sıcağına savruldu. Kafkas İslam Ordusu, Gökçay ve Kürdemir meydan muharebelerinden zaferle çıkmış, Bakü’nün kapılarına dayanmıştı. Ancak barut kokusuyla ağırlaşan hava, Nuri Bey’in kalbindeki nahifliği yok edememişti. Bir gece vakti, karargâh çadırında tek bir mum ışığının altında, Nuri Bey elinde kalemiyle Sara Hanım’a bir şiir yazıyordu. Dışarıda top sesleri yankılanırken, o kâğıda şunları döküyordu: "Bakü bir nazlı yâr gibi beklerken ufukta, / Barut kokusu karışır içimdeki umuda. / Hacı Zeynalabdin’in kızı, ey gönlümün sultanı, / Senin sevdan korur bu canı, bu vatanı..." O sırada çadıra giren Murat Şenoğlu, yüzündeki toz toprak karışımı teri koluyla sildi. Murat, ceketinin gizli cebinde sakladığı gümüş yüzüğü çıkarıp bir anlığına baktı. İstanbul’da bıraktığı Ayla Hatun’un hayali, onun en büyük güç kaynağıydı. "Paşam," dedi Murat, sesi yorgun ama gururlu. "Asker yorgun ama imanlı. Mehmed Emin Resulzade Bey’den bir haber geldi. İstanbul’daki dostlar, Mustafa Kemal Paşa’nın dualarının bizimle olduğunu iletmişler." Nuri Bey başını kaldırdı. Mustafa Kemal, Enver ve kendisi... Yıllar sonra anlayacağı üzere, onlar aynı gizli mührün, Türk’ün bekası için yemin etmiş o kutsal teşkilatın parçalarıydılar. O gece çadırın dışında bir gölge belirdi; bu, Hacı Zeynalabdin Tağıyev’in gönderdiği bir erzak konvoyunun sorumlusuydu. Hacı, neft milyonlarını sadece kuyu açmak için değil, Türk ordusunun ekmeği ve suyu için de harcıyordu. Ancak Hacı’nın "Kızımı uzağa göndermem!" diyerek Nuri’nin Sara ile izdivacına karşı çıkması, genç kumandanın yüreğinde Bakü’nün fethinden daha zorlu bir muharebe başlatmıştı. -------------------------------------------------------------------------------- Ağustos 1948, Belgrad Ormanları Nuru Paşa, av tüfeğini omzuna astı ve duraksadı. Eşi Misli Melek Hanım’ın sabah vedalaşırken gözlerinde gördüğü o endişeyi hatırladı. Misli Melek, asalet dolu bir kadın olarak Paşa’nın kalbindeki Sara yarasını bilse de ona olan saygısından dolayı her zaman bir dağ gibi arkasında durmuştu. "Hatice kızım," dedi Paşa, Hatice’ye dönerek. "Abin Murat, Bakü’nün o son sabahında yanıma gelip, 'Paşam, eğer bu şiirler sahibine ulaşmazsa, bilin ki vatan sağ olsun' demişti. Murat, Ayla’sına kavuşamadı ama vatanını aziz kıldı." Hatice’nin gözlerinden bir damla yaş düştü. İsmail Saylav, Hatice’nin üzüntüsünü görünce bir adım yaklaştı ama Paşa’nın varlığı onu yine durdurdu. İsmail içinden, "Senin her damla yaşın için dünyayı yakarım Hatice," diye geçirdi ama dışarıya sadece derin bir sessizlik verdi. Paşa, ormanın çıkışına doğru yürürken İsmail’in yanına yaklaştı ve fısıldadı: "İsmail, o suikastçı kaçarken arıların saldırısına uğradı, değil mi?" İsmail, bir an duraksadı ve hafifçe başını eğdi. "Öyledir Paşam. Ama bazen arıları o kovanın üzerine biz yönlendiririz. Teşkilat her yerdedir." Nuru Paşa, duyduğu bu sözlerle derinden sarsıldı. İsmail’in bu itirafı, yıllardır süregelen o gizemli korumanın bir teyidiydi. Ormanın dışındaki yolda bekleyen siyah otomobile doğru yürürken, Paşa artık hem bir sanayici hem bir aşık hem de gizli bir ordunun parçası olduğunu daha iyi anlıyordu. "Yaz kızım," dedi Paşa otomobile binerken. "Bölüm 11: 15 Eylül: Şehrin Anahtarı... Şimdi Bakü’nün o muazzam sabahına, hürriyetin o en keskin kokusuna gidiyoruz." Otomobil uzaklaşırken, çalılıkların arasından yaralı ve perişan halde çıkan Aratunyan’ın adamı, elindeki dürbünle sadece tozu izleyebildi. Vladimir Tarasov’un planı bir kez daha Türk’ün gizli iradesine toslamıştı. BÖLÜMÜN SONU...