Ulu Şair nereye adım atsa; her köşeden üstüne üstüne gelen Samipaşazade Sezai’ler, Namık Kemal’ler, Halid Ziya’lar, 2. Abdülhamid’ler, Abdülmecid Efendi’ler, Ahmed Hâşim’ler, Nurullah Ataç’lar, ötekiler! Bir ihtiyarın dehşetengiz akşamı başlıyor.
Kumkuma, sevilmek, unutulmamak isteyen
Şair-i Azam’ın haykırış metni:
“Şimdiki yirmi birinci asrımızda tekrar ziyaret edeyim dedim, hiç değilse mâzinin hatıralarına. Kendimi tanıttımsa da tanıyanım çıkmadı; fakat yaşlı adamın, yorgun, bastonuyla bile yürüyemeyen, ricasını kırmadılar. Köşkü bomboş buldum! O muhteşem âvizeler, ışıl ışıl aynalar, duvarların ruhsuzluğunu örten o caanım tablolar yok olmuş! Geriye ölüm kalmış, köşkün de ölümü. Köşk ölüsünden yıkılıp giderek kaçtım…”
“Yapılacak hiçbir şey yok. Elem hiçbir şekilde engellenemez. Akşam ruha sızı verdi.Elden bir şey gelmez.”