Kemal Varol külliyatının en yeni parçası Kara Sis, birbirlerine hikâyelerini anlatarak varlıklarını sürdüren mahkûmların mevcut zaman içinde ve zaman dışındaki yaşamlarını konu ediniyor.
Mesut Hoca’nın anlatıcı gözüyle büyüyen ve perdeye yansıyan roman, yeni gelen mahkûmun, müebbet Barana’nın gizemli ve kendini açmayan mühürlü dudakları arasındaki sırra odaklanıyor. Günaşırı türlü bahanelerle dövülen Barana kimdir, ne suç işlemiştir, neden susmaktadır?
Bir kızıl saç telinin rüzgâra uyup geldiği, gelip de avluya, Barana’nın yanı başına durduğu gün değişir her şey. Taşkale Cezaevi’ne çöken kara sis dağılmaz değildir artık. Bir imgedir belki de Barana’yı yaşatan...
Kara Sis, başkalarına anlatıldığında en acımasız suçların, gerçeklerin bile hikâyeye dönüştüğü bir dünyayı resmediyor. Kemal Varol, şiddet ve pişmanlıkların, onarılamaz hataların savruluşlarıyla örülü bir avluya, erkeklerin avlusuna uzanıyor.
*... susanlara, konuşmayanlara, içine atanlara, konuşmaya takati kalmayanlara, sadece izleyenlere kulak vermeliydi dünya. Belki de bir tek susanların içinden geçenler doğruydu.*
Bir kitapta “Geç gelen aşk güzeldir” diye bir şey okumuştum vaktiyle. Kitaplar öyledir. Sessizce kitaplıkta dururlar Ama bir gün açıp bir cümle okur ve yok yere o cümleye veya yalana inanırsın. Ben de öyle yaptım.
Çünkü her hikâye, dinleyen ve anlatan arasında kendince bir eşitlik isterdi. Belki de bu yüzden bütün iyi hikayeciler yüksek bir tahta çıkmak yerine diz kurup kalabalığın tam ortasına otururlardı. Okuruna tepeden değil, kalbinin içinden bakan yazarlar da öyle yaparlardı muhtemelen.
O güzel mektupları yazan Barana'nın neden kitap okumayı sevmediğini,kütüphaneciden neden kitap almadığını bir türlü anlayamadım. Galiba kitaplar ona hayal kurduruyordu ve o artık hiçbir hayalinin gerçek olmayacağının bilincindeydi.