Dört melek tarafından korunan Kadimzamanlar, evrenin kalbidir. Burada zaman farklı akar. Bu ne hükümetlerin, ne generallerin ne de başkanların tarihidir. Kadimzamanlar’ın her sakini kendi zamanının hikâyesini yazar: İnancını yitiren toprak sahibi Popielski, geçmişinden kopmak istemeyen Micha?, kendini ormana hapseden Kötü Adam, savaşla birlikte vicdanını yitiren Ivan Mutka, dünyanın karmaşasını emen kahve öğütücüsü, deliliğin sınırlarında dolaşan ve kabul edilmeyen Başak, ölümün yaşamı olan mantar miselleri, ağlamayı unutan Pawe?, değişimlerle çalkalanan insan karşısında hiç değişmez gözüken meyve bahçeleri… Peki kim yazmaktadır zamanın kaderini? Dünya edebiyatının önde gelen seslerinden, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Olga Tokarczuk, Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler’de dünyanın bir mikrokozmosu olarak irdelenen bu mitsel Polonya kasabasından kesitler sunuyor; 1914’ten 1980’e kadar insanlığın değişimini, Kadimzamanlar’da yaşayan üç neslin arketip fertleri üzerinden anlatıyor. İki savaş arasındaki çöküşü, masalsı olduğu kadar vurucu bir tonda resmederek okuru varlık, hiçlik, zaman, modernite, fanilik üzerine düşünmeye çağırıyor.
*Muhteşem bir yazar.* ?Svetlana Alexievich *Tokarczuk ile birlikte, Nobel sadece bir kadın yazarı seçmedi, yüzyılının sesini seçti. Olga Tokarczuk, şiirsel üslubu ve akılda kalan hikâyeciliğiyle dönemine iz bırakan bir yazar.* ?Didier Jacob, L’Obs *Merak uyandıran, dokunaklı bir roman.* ?The Independent *Tokarczuk’un büyüleyici gerçeklikteki becerisi, hayranlık verici dengesiz bir evren ve unutulmaz bir hikâye yaratıyor: Kadimzamanlar, sadece güvenlik duygusunu değil, mekân ve zaman algısını da kaybettiğimiz bir yer.* ?Exberliner *Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler garip bir şekilde sakinleştirici bir etkiye sahip. Güçlü ve uzun bir süre yankısı sürecek, unutulmayacak bir hikâye.* ?World Literature Today
Kadim Zamanlar ve Diğer Vakitler, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Polonya’nın küçük, hayali bir köyünde yaşayan bir ailenin ve onlara yakın kişilerin üç kuşak boyunca süren yaşamlarını anlatıyor. Doğa, hayvanlar ve meleklerle iç içe geçen bu köy, dört bir yandan melekler tarafından korunur; bu yönüyle gerçek Polonya topraklarında geçmesine rağmen farklı bir alemde var oluyormuş hissi uyandırıyor. Roman boyunca yaşanan acılar, savaşın yıkımı ve işgal edilen ülkenin katledilişi destansı ve sembolik bir anlatımla sunuluyor. Her bölümde farklı bir karakterin “zamanı” ele alınır; Tanrı’nın sırrına ermek isteyen toprak sahibinin zamanı, oyunun zamanı, gerçeğin zamanı gibi farklı zaman dilimlerine yer veriliyor . Zamanın akışının, kuşaklar değiştikçe nasıl biçimlendiğine özellikle vurgu yapılıyor.
Hikaye, sıradan görünen insanların doğum, ölüm, aşk, acı ve yalnızlık gibi evrensel deneyimlerini doğanın ve zamanın diliyle aktarıyor. Her karakter, zamanın farklı bir “vakti”ni temsil eder. Dünyanın düzeninin bozulduğu anlarda insan hırsının ve arzusunun yarattığı yıkım ön plana çıkar; birine umut olan şeyin, bir başkası için acıya dönüşebileceği gösteriliyor. Roman fantastik, masalsı ve büyülü bir atmosfer içinde ilerlerken; hayal ile gerçek sürekli iç içe geçer. Romanın merkezine “kadının çilesi ” yerleştiriliyor .Savaş bitiyor, hayatlar değişiyor ; ancak ruhlar hala enkazın altında …
Nobel Edebiyat Ödülü almış bu kitabı yorumlamakta oldukça zorlandım; çünkü yazarın anlatım tekniği son derece sıra dışı. Belki de eseri farklı ve bu kadar ilgi çekici kılan tam olarak budur. İnsana dair ne varsa, acısıyla ve güzelliğiyle hiçbir ayrıntıyı atlamadan ele alıyor; duyguları okura güçlü ve derin bir biçimde aktarıyor. Kitabı okurken fazlasıyla etkilendim. Uğruna bütün ömrümüzü verdiğimiz şeylerin aslında hiçbir zaman bize ait olmayabileceğini çarpıcı bir şekilde yeniden fark ettim. Hatta bazı bölümlerde durup uzun uzun düşünme ihtiyacı hissettim. Bence müthiş bir kalem; mutlaka şans verilmesi gereken bir eser.