Omuzlarına dökülen dalgalı uzun saçları, uzun ve ince hilal kaşları, siyah uzun kirpikleriyle devenin üzerindeki bu asil duruşa hayran olunmaz mıydı? Ya buğday renkli açık alnının ortasında parlayan şu nura ne demeli?!.. Değirmi yüzünde açık pembeye çalan şu beyaz yanaklar, çehresindeki mutluluğun okunabildiği berrak sayfalar değilse neydi?
Meğer güzeller güzeli zebun edinmiş de haberim olmamış. Meğer gül kokulu mübarek ayaklarına taşlar demiş de farkına varamamışım. Meğer yemenisinin içi kan dolmuş da benim ciğerimde hala kan donmamış! Onun dizlerine taşlar derken benim dizlerimle derman kesilmemiş Ali. Bu utançla yaşanır mı, söylesene Ali, yaşanır mı? O ümmeti için canını pazara sürerken benim hala can taşıyor olmamın küstahlığıyla ve arıyla ne yapayım ben Ali; nasıl ona ümmet olduğumu söyleyeyim?
Bir şeyi anladım; kıyamete kadar artık başka bir gül açmayacaktı ve bütün insanlık mahşer yerinde Allah'ın huzurunda toplandığı zamana kadar onun ıtırları ve desenleriyle yaşayacak, ondan saptıkça yolunu kaybedip sancılanacak, ona sarıldıkça aydınlanıp derman bulacaktı.